İzmir Körfezi’nin kirliliği, kentin en acil çözüm bekleyen yapısal sorunları arasında yer alıyor.

Sadece kentte yaşayan insanların değil, turistik amaçla gelenlerin özellikle de yaz aylarında dikkatini çeken ilk unsur bu kirlilik oluyor.

Geçmişi handiyse 50 yıl öncesine dayanan Büyük Kanal Projesi, evsel atıkların körfeze karışmasını engelleyen çok önemli bir işlev yükleniyor. Dünyanın en yüksek maliyetli çevre projeleri arasında yer alan Büyük Kanal, İzmirlilerin dişinden tırnağından artırdığı kaynaklarla beslenen İzmir Büyükşehir Belediyesi bütçesiyle karşılanmıştı.

Ancak körfeze açılan onlarca irili ufaklı dere ve nehrin başka kentlerden taşıdığı kirliliğin etkisi hâlâ risk unsuru olarak körfezin üzerinde baskı oluşturuyor.

// 500 KM KİRLİLİK TAŞIYOR

Bu nehirlerin başında elbette ve kuşkusuz Gediz geliyor.

Kütahya sınırları içindeki Murat Dağı’ndan doğan Gediz, salına salına katettiği yaklaşık 500 kilometre yol boyunca Kütahya’nın, Uşak’ın, Manisa’nın ve İzmir’in kirliliğini körfeze taşıyor.

Gediz’in sorunu hallolmadan, İzmir Körfezi’nin kurtuluş reçetesinin yazılamayacağı anlaşılıyor. Gediz Havzası’nda kirlilik tek bir borudan, tek bir fabrikadan ya da tek bir yerleşimden gelmiyor. Nehir; evsel atıksu, sanayi deşarjları, tarımsal drenaj, hayvancılık kaynaklı organik yükler ve bazı ağır metallerin birlikte oluşturduğu karmaşık bir baskı altında.

İzmir sınırlarında yapılan ölçümlerde KOİ, BOİ, toplam fosfor, iletkenlik ve Kjeldahl azotu gibi temel göstergelerin büyük bölümünde su kalitesinin “III. sınıf”, yani kirlenmiş su düzeyinde olduğu görülüyor.

Çalışmalarını uzun yıllardır izlediğim Ege Üniversitesi Biyomühendislik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nuri Azbar’ın körfezin geleceği konusunda özgün bir önerisi bulunuyor.

Gediz’in bazı kesimlerinde suyun, artık doğal bir nehir suyu gibi davranmadığına dikkat çeken Azbar, “Organik madde fazla; azot ve fosfor fazla; çözünmüş tuzlar fazla; bazı noktalarda oksijen yetersiz; ağır metal riski de göz ardı edilemeyecek düzeyde. Yapılan analizlerde alüminyum, bromür, demir, bakır ve cıva gibi parametrelerde çevresel kalite standartlarının aşıldığı bulgular özellikle dikkat çekmektedir.” diyor.

Nuri Azbar

// REÇETE “SÜPER OKSİJENLENDİRME”

Nuri Hoca İzmir Körfezi için yazdığı tedavi reçetesini ise “Süper Oksijenlendirme” olarak adlandırıyor. “Körfez’e gelen atıksu, dereler, yüzeysel akış ve atmosferik girdilerin organik madde, fosfor ve azotu artırdığını; bu durumun alg patlamalarını tetiklediğini, oksijen ihtiyacının doğal oksijenlenme kapasitesini aşarak ve hipoksiye yol açtığı” tespitini yapan Azbar, çözümün önce kirliliği kesmekte daha sonra ise “Gediz Nehri ve körfezi oksijenle yeniden nefeslendirmek” olduğunu savunuyor.

Bilimsel çalışmasının sonuçlarını Dokuz Eylül Gazetesi ile paylaşan Azbar, şu değerlendirmeyi yaptı:

Yalnızca kirliliği azaltmak bugün oluşmuş oksijen borcunu hemen ortadan kaldırmaz. Hem Gediz’in kritik durgun / yavaş akan kesimlerinde hem de İzmir İç Körfezi’nde dipte birikmiş organik madde yıllarca oksijen tüketmeye devam edebilir. Bu nedenle ‘Süper Oksijenlendirme’ burada acil destek tedavisi gibi düşünülebilir: Hastalığın nedeni ortadan kaldırılırken, ekosisteme nefes aldırılır.

Speece Cone/ECO₂ teknolojisi bu amaçla Amerika Birleşik Devletleri’ndeki benzer birçok sorunun çözümünde uygulanan ve önerilen yüksek verimli bir oksijen transfer sistemidir. Sistem saf oksijeni suya kabarcık oluşturmadan, yüksek transfer verimiyle çözündürmeyi hedefler. Yüzde 98’e varan oksijen transfer verimi, birkaç hafta içinde çözünmüş oksijende >5 mg/L seviyelerine ulaşabilme, amonyak ve fosfor salımını azaltma, H₂S ve metan oluşumunu baskılama gibi faydaları ile ön plana çıkmaktadır.

Daha yalın bir anlatımla: Bu sistem Körfez’in dibine ‘oksijen battaniyesi’ sererek suyun üstünü karıştırmadan, dipteki çamurun üzerine oksijence zengin bir tabaka oluşturur. Böylece dip çamuru tamamen havasız kalmaz; fosforun tekrar suya salınmasını azaltır; kötü koku ve H₂S riski baskılanabilir; canlı yaşamı için gerekli oksijen seviyesini destekler.

Gediz ve İzmir Körfezi için önerilen yaklaşım iki ayaklı olmalıdır. Birincisi, Gediz Nehri akışı boyunca ve Körfez içinde doğrudan oksijenlemedir. Alsancak–Güzelbahçe hattı gibi dip oksijeninin düştüğü bölgelerde, kıyıdan, batık sistemle veya hareketli platform üzerinden hedefli oksijenleme yapılmalıdır. İkincisi, yük Körfez’e ulaşmadan önce azaltılmalıdır. Gediz, Ağıl Dere, Nif ve kritik deşarj noktalarında nehir/atıksu çıkışı oksijenlemesi ve ileri arıtma iyileştirmeleri birlikte uygulanmalıdır. ECO₂ dokümanı da doğrudan Körfez içi oksijenleme ile yukarı havzada yük azaltımını birlikte önermektedir.

Sonuç olarak Gediz’i iyileştirmek, İzmir Körfezi’ni iyileştirmenin ayrılmaz parçasıdır. Gediz nefes alamazsa delta baskı altında kalır; delta baskı altında kalırsa Körfez’in kuzey ekolojisi zayıflar. Körfez oksijensiz kalırsa İzmir’in denizle kurduğu yaşam bağı yara alır. Çözüm ise parçalı değil, havza ölçeğinde olmalıdır. Kaynağında kirlilik azaltımı, sürekli izleme, ağır metal kontrolü, tarımsal drenaj yönetimi, ileri biyolojik arıtma ve kritik noktalarda Süper Oksijenlendirme birlikte uygulanmalıdır. Bu yaklaşım, Gediz’den Körfez’e uzanan hattı yeniden ‘atık taşıyan kanal’ olmaktan çıkarıp yaşayan bir su ekosistemine dönüştürebilir.”

// İBB VE İZSU İNCELEMELİ

Ege Bölgesi Sanayi Odası, İzmir Serbest Bölgesi gibi kentin önde gelen sanayi kuruluşlarının çevre danışmanlıklarını da üstlenen Prof. Dr. Nuri Azbar’ın önerilerinin İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İZSU bürokratları tarafından detaylıca incelenmesi de bizim önerilerimiz arasında yer alsın.

Bu sorun sadece İzmir’i ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni ilgilendirmiyor kuşkusuz.

Tüm belediyelerin atıksu arıtma sistemleri standartlara ne kadar uygun çalışırsa çalışsın, oksijen talebi olan bir suyu deşarj ediyor. Atıksular, deşarj edildikleri çevreden ve ekosistemden bu oksijeni alma eğiliminde oluyor. Arıtma tesislerinin çıkışına, bakiyesi kadar bıraktığı organik madde kadar oksijenin bu şekilde verilmesi, ekosistemlerin havza bazında korunması için yeni ve uygulanabilir bir yaklaşım olarak tüm belediyelerin gündeminde olması gerekiyor.

++++

Igc Kutlama

Türk basınının 80 yıllık onuru:

İzmir Gazeteciler Cemiyeti

Üyesi olmaktan gururlandığımız İzmir Gazeteciler Cemiyeti 80, yazarı olmaktan kıvanç duyduğumuz 9 Eylül Gazetesi 14 yaşında.

28 Temmuz akşamı bu iki anlamlı kutlama için Tarihi Havagazı Fabrikası’nın muhteşem ortamında buluştuk dostlarla ve meslektaşlarla.

80’inci yıl anısına hazırlanan ve İzmir’in 15 Mayıs 1919 sabahı başlayan işgalinin perde arkasını anlatan belgeselin ilk gösterimi de aynı gece yapıldı. Başta İGC Başkanımız, eski mesai arkadaşım Dilek Gappi ve Yönetim Kurulumuz olmak üzere, geceye emek veren tüm arkadaşlarımızı yürekten kutluyorum.

9 Eylül’ün dünkü sayısında kutlamalarımızı tüm detayları ile okudunuz.

Benim değinmek istediğim mesele başka…

Türk basını, 2. Abdülhamit’in “istibdat” döneminden sonra -belki de o dönemi de aratırcasına- en kötü dönemini yaşıyor. Baskı ve otosansür iklimi, her kıdemdeki gazeteciyi duraksatıyor, kalemine engel koyuyor.

Anlamsız hamaset örnekleri sergileyecek değilim okurlarıma.

Ben de bu ortamın havasını soluyor, her teyit edilmiş bilgiyi, her yorumu yazamıyorum.

Gazetecilerin Gazetesi” 9 Eylül’ün sayfalarında sergilenen keyifli özgürlük ortamında bile bu durum değişmiyor.

Ancakkk…

Bu düzen elbette böyle devam etmeyecek. Kantarın ayarını bozanlar elbet bir gün aynı kantarda tartılmaya başlanacak. O günler geldiğinde “ARŞİVLERİMİZDE YAZILMAYI BEKLEYEN” ne kadar belge, bilgi, yorum, analiz varsa hepsi sayfalarda şıkır şıkır parlayacak.

Sevgili Dilek’in İGC’nin kutlama gecesinde yaptığı ve özenle hazırlandığı anlaşılan uzun konuşmasında kulağıma takılan şu cümlelere imzamı atıyorum:

İtibarı binalarda, plazalarda değil adalette arayanların yol arkadaşıdır basın. Bir ülkede gerçek itibar; yoksul ve yoksun çocuğun kalmadığı, gençlerin iş bulması, adalete güven duyulmasıdır. İnsanlık artık kendisiyle, uçuruma dönüşen sosyal kesimler arasında ve ülkeler boyutunda yeni bir hesaplaşma dönemine girdi. Antroposen çağında tüm ezberler yüzleşmek zorunda.

Düşünmeyi öğrenmek isteyen bir zihnin önüne; inanç ve korku üzerinden tepki veren, kamu gücünün paylaşımını esas almış; mutlak ve bağnaz kalıp ideolojilere dayalı, cemaatlerle tarikatlarla örülü kapalı kaotik yapılarla set çekilemez. Bu ülkenin geleceğini; aklın ve bilimin olgunluğunda gören, eşit, özgür bir bilgi toplumu yaratmakta tuğla koyan herkesle elbette hakikatin ışığında buluşuruz.”

Buluşacağız…

++++

Ömer Özkan

Türk Kalitecileri”

uluslararası başarıları ile

dünya sahnesinde…

Türk sanayisinin, özellikle de ihracatçı firmaların güçlü yönleri arasında kalite süreçlerine verdikleri önem geliyor. İşletmelerin yurt dışı pazarlarda rekabetçi yapılarının vazgeçilmez unsuru olan kalite süreçlerinin yönetimi de en az uygulanması kadar kritik ve yetkin insan kaynağı gerektiriyor.

Türkiye’nin bu alandaki gelişimi, uluslararası başarılarla da kendisini gösteriyor. Eski mesai arkadaşım, SOCAR Türkiye’nin Kalite Yönetimi Müdürü Dr. Ömer Özkan, kalite yönetimi alanında dünyanın en prestijli kuruluşlarından biri olarak kabul edilen International Academy for Quality (IAQ) üyeliğine kabul edilen ilk Türk yönetici olma başarısı gösterdi. Ömer Özkan’ın üyelik beratı, ABD'nin Orlando kentinde gerçekleştirilen IAQ Genel Kurulu'nda takdim edildi.

Kalite dünyasının en üst düzey düşünce kuruluşlarından biri olarak kabul edilen IAQ üyeliği, uluslararası kalite topluluğunda erişilmesi en zor ve en prestijli kabul süreçlerinden biri olarak biliniyor. Bireysel başvuruya kapalı olan IAQ üyeliği; yalnızca uluslararası düzeyde tanınan, kalite bilimine ve küresel kalite uygulamalarına önemli katkılar sağlayan liderlere davet yoluyla veriliyor.

IAQ Genel Kurulu’nda gerçekleştirdiği sunum ile Türkiye’yi uluslararası kalite platformunda temsil eden sevgili dostum Ömer Özkan, bu anlamda sıkı bir alkışı hak ediyor…

++++