Dickens, Büyük Umutlar'da "İnsan büyüyüp geliştikçe aldığı yaralar daha derinleşir" demişti. Yazar da hayatın akışına uydurur sizi, ona maruz kaldıkça aynı derinliği yaşarsınız. Yazar kendi bulduğunuz cevaplara ek olarak yeni sorular sokuşturur heybenize. Dolayısıyla her kitap bir yanınızı sağalttığı gibi ruhunuzun kuytularında onulmaz yaralar da açar. Okur olmak bunu en başında kabul etmek demektir. Biyografilerin ustası Peter Ackroyd, Victorien çağın belki de en büyük yazarı Charles Dickens'i bir roman kahramanı gibi anlatmış.
İngilizler, binlerce yıllık kadim uygarlığın sahibi büyük bir ülkeyi, o azametli Hindistan'ı bir sömürge şirketine indirgemişti. Ülkenin bütün yeraltı ve yer üstü zenginliklerine el koymuş, 200 milyonluk halkı köleleştirmiş, tarlalarda, madenlerde ve savaşlarda hoyratça kullanmaktaydı.
İşte tam böyle bir ortamda patladı Sepoy Ayaklanması. Daha sonra birinci Kurtuluş Savaşı olarak adlandırılacak bu ayaklanma bir yıl içinde bastırıldı. Çok kan aktı. Hintliler, o başkaldırıda bazı sivil İngilizleri de hedef almıştı. Bu haber emperyal İngiliz medyasında haliyle çok köpürtüldü.
İlk gençliğimde ve okumakla geçen ömrümün hemen her döneminde romanlarıyla yatıp kalktığım Charles Dickens, o talihsiz sözleri işte o vakit sarf etmişti. Barones Burdett-Coutts'a yazdığı 4 Ekim 1857 tarihli mektubunda Charles Dickens, şu ifadeleri kullanmıştı:
"Yüzleri, esmer değilse... türban takmamışlarsa tanırsınız onları... Köpeklere bakın! Alçak, hain, alçak, kaplan gibi caniler… Keşke orada Başkomutan ben olsaydım! İğrenç vahşetlerle yeryüzünü çirkinleştiren bu ırkı, yeryüzünden tamamen yok etmek isterdim!.."
Uzunca bir süre bana "Oliver Twist", "David Copperfield" ve "Büyük Umutlar"ıyla hatta o enfes kısa romanı "Bir Noel Şarkısı" ile merhameti, dostluğu, kardeşliği, yaşadıkça hayattan umut kesmememiz gerektiğini öğreten yazar, beni ters köşe yapmıştı.
Oysa hayat mutlak doğru ve yanlışlardan oluşmuyor. Hayat size akla hayale gelmedik kabahatler işlettiği gibi, durmuş saat misali yelkovanınız ve akrebiniz doğru rakamların üzerinde donup kalabiliyor.
Zamanla bunu da öğereniyor insan. Yazar sizin kendi doğrularınıza onaylar aradığınız bir mercii değil, her zaman sizinle aynı fikirde olmak zorunda değil. Hatta yazar, yarattığı kahramanıyla da aynı düşünmek durumunda değil.
O bir mektup sayfasında üç beş satıra denk düşen, anlık yersiz ve kalpsiz hamasetiyle beni hayal kırıklığına uğratan Charles Dickens, zamanla bana hayatın rastgele sonsuz seçeneklerden meydana geldiğini, insanlığın iyiden kötüye, doğrudan yanlışa, karşılıklı gelgitlerle ırgalanıp durduğunu da öğretti.

İNSANIN KENDİNE EN YAKIN KOMŞUSU
Charles Dickens, hayatım boyunca adeta yapışık ikizim olan yalnızlığımla bir dargın bir barışık yaşamamın gerekçesini "Büyük Umutlar"da bir buçuk asır öncesinden kolayca deyivermişti:
"Bir insanın en yakın komşusu kendisi değilse kimdir"
İnsanın kendinden sıyrılıp kendine bakabilmesi şahane bir meziyet. Bu beceri, amansız kibre, sonsuz kindarlığa ve bünyeye yapışıp kalan kaknemliğe ilaç gibi gelir.
Sevdiğimiz yazarlarla özdeşlik kurmamak gerektiğini, hatta bazen derin fikir ayrılıkları yaşamanın elzem ve kıymetli olduğunu okuduğum birkaç bin kitap önce zaten öğrenmiştim. Kendi düşüncelerinize onay aramak üzere yapılan okumalar kendi hayat görüşünüzü, kendi düşüncelerinizi ayağa düşürmekle sonuçlanmaz mı zaten!
Modern İngiliz edebiyatının sadece romanlarıyla değil William Blake, T. S. Eliot, Charlie Chaplin ve Thomas More gibi güçlü isimlerine yazdığı biyografileriyle tanınan Peter Ackroyd'un Dickens biyografisini işte bu sebeplerle daha bir şevkle okudum.
Bir başkasının hayatını anlatırken o yazara özel bir üslup kuran müthiş bir ustadır Peter Ackroyd. Zaman zaman kendinizi onun anlatımına bırakır, otobiyografik yönü güçlü bir roman okuduğunuz duygusuna kapılırsınız. Yazarın ve eserlerinin ötesinde bir dil ve anlatım inşa eder Acroyd. Kendi sözcüklerinin tadını, tuzunu ayarında ilave eder. Tespitleri yerinde ve keskin, dahası yol göstericidir.
Lafı uzatmadan usta bir yazarın, dilinin en büyük yazarlarından birinin hayatını anlattığı kitabının önsözünden yaptığım alıntıları buraya bırakıyor ve aradan çekiliyorum...
* İletişimin bu kadar hızlı olduğu bir çağda, ölüm haberi kısa sürede tüm dünyaya yayıldı. Longfellow Amerika'dan şöyle yazıyordu: "Bir yazarın ölümünün böylesine umumi bir yasa yol açtığını hiç görmemiştim. Tüm ülkenin yasa boğulduğunu söylemek abartı olmaz."
* "Kesinlikle çağının romancısıydı. Gelecek nesiller, on dokuzuncu yüzyılda sürülmüş yaşamın karakterini, dönemin kayıtlarından ziyade, onun çağdaş yaşama dair tasvirlerinde çok daha ayan beyan okuyacaktır..." Daily News / 10 Haziran
* "Dickens kendi çağından uzak duruyordu; her zaman bir anlamda yalnız bir gözlemciydi; günün ådetlerine, bir antropoloğun özellikle vahşi bir kabilenin alışkanlıklarına baktığı gibi bakıyordu... Bir insan olarak keskin zekâlı, coşkulu, melankoliye meyilli ve kaygıya kurban giden biriydi; bir yazar olarak aynı karşıtlıklarla doluydu, maddi dünyayla çok ilgiliydi ama aynı zamanda aşkınlık vizyonlarıyla da meşguldü. Bu ayrışmaya dair kanıtlara tüm eserlerinde rastlamak mümkün...
* (Onun) eserlerinde gerçek ve gerçekdışı, maddi ve manevi, özel ve hayali, dünyevi ve aşkın, huzursuz bir ilişki içindedir...
* Ölümü tüm Viktoryen çağı insanları için büyük bir değişimin kanıtıydı; on dokuzuncu yüzyılın bu son on yılında, İngiliz halkı eski düzenin yıkıcı sarsıntılarına ve yenisinin istikrarsız başlangıçlarına tanık oldu...
* Dickens'ın dünya yaşamının bazı yönlerinde bir hüzün, kendi içinde bir hüzün, neredeyse bir soğukluk vardır - tıpkı anlatılarının kalbinde de görülen hüzün ve soğukluk gibi. Burada onu her zaman büyüleyen deniz manzarası imgesini kullanabiliriz: Yüzeyde ışık ve çalkantılı sular, akıntılar ve ters akıntılar, doğal dünyanın camdan bir duvar, bir köpük, bir dalga veya bir gökkuşağı olarak görülen o devasa yapısı vardır. Bu suların çehresinde sık sık büyük fırtına sahneleri görülür ve Dickens sanki o fırtınada yaşar gibi görünüyordur- ama daha sakin zamanlarda bile bir yelkenlinin izine, bir buharlının akıntısına rastlarız; daima bir faaliyet, bir telaş vardır. Peki ya suyun daha da altına, ışığın etkin ve telaşlı dünyasının aşağısına inersek? Daha derinlere, dipsiz derinliklere dalarsak ona ait ne görürüz? Aşağıya doğru sürüklenip tanınmayacak hale gelen kayıp nesneler. Karanlık ve sessizlik."
* "... eğer David Copperfield'ın o sözü, "hayatın özetini ufak tefek [ıvır zıvırlar) oluşturur" mealindeki sözü doğruysa yaşamında karşımıza çıkan "ufak tefek ıvır zıvırda" Dickens'ın büyük eserlerinin tüm bileşenlerini görecek miyiz -keza yaşadığı dünyanın gerçek şeklini de burada görecek miyiz? Zira meydan okuma budur, biyografiyi gerçek bilginin aracı kılmaktır..."
ISRARLA OKUR OLMAK...
Bu vesileyle ben de, kaç defa okuduğumu hatırlamadığım "Büyük Umutlar"dan alıntıladığım hoş bir sözle noktayı koyayım;
"İnsan büyüyüp geliştikçe aldığı yaralar daha derinleşir."
Okudukça da böyle olur. Okuduğunuz her yazar bulduğunuz cevaplar kadar yeni sorular yerleştirir zihninize. Her yeni yazar, okunan her kitap bir yanınızı sağalttığı gibi ruhunuzun bir başka kuytuluğunda onulmaz yaralar açar.
Okur olmak bunu en başında kabul etmek demektir.
Dickens / Peter Ackroyd / Alfa Kitap

Otların arasında beliren o mikro hayatlar!
Büyük siyasi ve sosyal olaylara odaklanmak yerine, 'daha az gözden ırak olanın' ve insani deneyimlerin peşine düşen tarzıyla tanıdığımız Fransız tarihçi, mikrotarih alanında birbirinden ilginç eserlere imza atmıştı.
Özcan Doğan'ın Fransızca aslından yaptığı çeviriyle okuyacağımız "Taze Otlar Üzerine" de bu tarzın önemli meyvelerinden biridir.
“Duyuların tarihçisi” olarak ismini duyuran, koku, sessizlik, dinlenme, gökyüzü, deniz, rüzgâr, yağmur, hobiler, insan bedeni, fahişelik vb. gibi kültürel tarihin ilginç konularını kitaplaştıran Corbin, bu kitabında başımızı eğip kokusu ve renk tonlarıyla bize yaşama sevinci veren otlara çekiyor dikkatimizi.
Küskün, yorgun ve hırpalanmış otların doğada kendilerince sürdürdükleri varoluş savaşlarına dikkat kesildiğimizde duyarlığımızı Corbin'e emanet ediyor ve onun şairler, yazarlar, ressamlar ve bir şekilde o esrarengiz dünyayla temas kuranlar üzerinden aktardığı alemin farkındalığını yaşıyoruz.
Orada kimler yok ki!.. Vergilius, Petrarca, Ronsard, Hugo, Thoreau, Whitman, Zola, Proust, Lamartine, Giono, Hardy … adı sanı bilinmez dağların çocukları, çobanlar, bahçıvanlar, çiftçiler ve daha da ötedeki ötekiler.
Ünlü tarihçi, tarihsel evrimle birlikte bireyin ve toplumun otlarla kurduğu ilişkileri antik çağlardan günümüze dek değişip dönüşen anlamlar, duygular ve deneyimler yelpazesi içinde sunuyor.
Duyuların keskin göze, gizil kılavuzu, kitabının önsözünde "Taze Otlar Üzerine"nin varlık nedenine dair şunları söylüyor:
"Kültür dünyamızda otların başka anlamlara büründüğü ve kırlara bakıldığında ancak belli belirsiz görülen şeylere dönüştüğü günümüzde, otların tarihini anlatmak daha büyük bir önem kazanıyor. Orakla ot biçen insanın jestleri, otlardan balyalar yapma ve –artık terk edilen– eski makineleri kullanma sanatı, her yerde karşınıza çıkan tarla çiçekleri, hasat zamanlarıyla birleşen şölenler ve kaynaşmalar, toplanıp kurutulan otları taşımaya yönelik geleneksel usuller; bütün bunlar kaybolup gitti. Ve o andan sonra duygular yelpazesi anbean gölgelendi, ki onlar yeşilliklerle duyulan sevginin uyandırdığı hayli yoğun duygulardı. Otları ve onlardan keyif almasını bilen çocukların sayısı yıldan yıla azalıyor.
Otların tarihinde önemli bir sayfa geride kaldı kuşkusuz, fakat onlara duyulan arzu büsbütün yitip gitmiş değil..."
Taze Otlar Üzerine / Alain Corbin Doğu Batı Yayınları

Kayıp ve sırlarla örülen bir aile tarihi
İddialı 'bir yaz romanı' ancak bu kadar vakti zamanında buluşur okuruyla. Küçük bir serinliğin etrafında gününü kolaylaştırmak isteyenler için empati kurabilecekleri kavuran bir sıcakta başlıyor romanda olaylar.
Bundan tam elli yıl öncesi... 76'nın kavurucu yazı. Yağmura hasret Londra'da bahçeler sararmış. Şehir, görülmedik bir sıcak hava dalgasına esir düşmüş. Tam böyle bir günde Gretta Rioardan’ın kocası Robert, otuz yılı aşkın süredir her sabah yaptığı üzere, köşedeki büfeden gazetesini almak için evden çıksa da geri dönmüyor. Sonradan anlaşılıyor ki sırra kadem basmadan önce banka hesaplarını boşaltmayı da ihmal etmemiş.
Bu kaybın artçı depremleri: Farklı yönlere savrulmuş üç çocuk; evliliğindeki çatlakla yaşamaya çalışan tarih öğretmeni Michael Francis, kendi seçimlerinde boğulmuş uyumlu Monica ve ailenin asi kızı, bir yalanı sürdürebilmek için yaşadığı kıtayı bile değiştirmiş Aoife, annelerinin yanında olmak için sonra bir araya geliyor.
Babalarını bulmaya çalışırken üzeri örtülmüş sırlar gün yüzüne çıkıyor, eski kavgalar yeniden alevleniyor.
Maggie O’Farrell, bu romanında güçsüz temeller üzerine inşa edilmiş bir ailenin portresini çiziyor.
Cehennem Sıcakları için Talimatlar / Maggie O’Farrell / Domingo Yayınları

Orwell'a göre faşizm, demokrasi ve savaş
Başta 1984 ve Hayvan Çiftliği ile modern zamanların en çok satan yazarlarından George Orwell, amansız bir faşizm karşıtıydı. Kendi hayatında sömürüyü, yoksulluğu ve eşitsizliği bizzat deneyimlemiş ve bazı oto biyografik izlerde taşıyan kurmacalarında bu temaları işlemiş olan yazar, bu defa faşizm, politik kültür, savaş ve demokrasi üzerine yazılarından yapılmış bir seçkiyle karşımızda. Bu seçkiyi yapan ve yazıları çevirenin Celal Üster olması "Bir Fili Vurmak"ı daha da kıymetli yapıyor. Çünkü mizahi duyarlığın da varlığını hissettirdiği seçkide bir edebiyatçının duyarlığına eşlik etmek çok hoş.
Bir Fili Vurmak / George Orwell / Can Yayınları

Ölüm onları ayırsa da!
"Hadrianus'un Anıları", "Zenon", "Bir Ölüm Bağışlamak" ve "Doğu Öyküleri" gibi eserleriyle zaten çok severiz Fransız Akademisi’nin ilk kadın üyesi yazarını. "Anna, Kız Kardeşim" Marguerite Yourcenar'ın pek bilinmeyen ve henüz 22 yaşındayken yazdığı bir roman.
16. yüzyılın sonlarında humma salgınının kol gezdiği, engizisyon pençesinde kıvranan Napoli’de geçen bu kısacık romanın konusu şöyle...
Anna ile Miguel, baskıcı bir baba ve sevgi dolu bir annenin çelişkili ortamında büyürler. Aralarındaki derin ve tarifsiz bağ, adı konmamış ancak herkesin türlü vesilelerle her an tanık olabileceği büyük bir yakınlığın ifadesidir. Bastırılmış duygular ve suskunluk zamanla bu bağı daha da derinleştirir. Bir gün gelip çatacak ölüm bile bu bağın zincirlerini kıramaz.
Anna, Kız Kardeşim / Marguerite Yourcenar / Everest Yayınları