Yelina Tayfur'un ilk kitabı "Dünyadan Sonra Bir Yer"de yirmi öykü var. İnsana ve hayata dair pek çok şeyin sorgulandığı öykülerin çoğunda yalnızlaştırılmış, şiddete maruz kalmış, korkutulup sindirilmiş, ihmal edilmiş bir kadın var. Hayat yolunda sürekli dizginlenmiş, umutları köreltilmiş kadınlar bunlar. Ve bu öykülerde fantastik, ironik ögeler gerçeklikle harmanlanıyor.
Çağdaş edebiyatımızın en önemli izleklerinden biri de binlerce yıldır kadına, çocuğa, hayvana, doğaya ve gezegenin bizatihi kendisine uyguladığı her türden şiddet. Uygarlık teknolojiyle farklı bir aşamaya evrilirken bu şiddetin imkanları ve türü de gelişiyor. Aleni şiddet daha incelikli yöntemlerle sürüp gidiyor.
Pek çok yazar gibi -evet ağırlık onlarda ama sadece kadın yazarlar değil-
Yelina Tayfur da farklı zamanlarda yazdığı öykülerde kadının geçmişten getirdiği, ân itibariyle yaşadığı korku ve travmalarla geleceğe de taşıdığı şiddetin farklı vechelerini okuyoruz.
Keder yüklü, bıkkın, küskün, yüreği korku dolu, kimi zaman da kaybedecek bir şeyi kalmamış, hayatın tonlarca ağırlığını tevekkülle yüklenmiş kadın kahramanlar.
Özel anlar için zarif ve büyüleyici bir deneyim sunan kadının dejavu'suna karşı kararlılığı... "Ortak Sohbet Konuları"nda kendisiyle çoktan kopmuş, adeta bir ceset gibi katılaşmış, ancak hayatlarının tek ortak alanı kalmış yatakta denk getirebildiği lal kocasıyla sohbet eden -aslında bir monologtan ibarettir bu sohbetler- Handan Hanım... Son anda hayırsız kocasını bırakabilmiş, tuttuğu 'tekinsiz' bir evde, her daim huzursuz, kuruntu ve gerçeklerle örülmüş gerçek tehditler eşliğinde yeni korkularına alışmaya çalışan Canan... Kocası ölüp de çocukların da uzaklaştığı bir hayatı televizyon izleyerek, arada bir çocuklar gelsin diye umut ederek ve anıları evir çevir zihninde tekrar yaşayarak avunan İnci Hanım ve diğerleri.
Yelina Tayfur'un öykülerinde sadece kadınlar yok elbet; büyüme sancılarıyla, hayata tutunma çabalarıyla çocuklar da var. Kimisi derin sefaletten göç edilmiş büyük şehirde gelgeç işlerde katlanılabilir bir yoksulluğu yazgısı bellemiş çocuklar bunlar. Bir de onca nefrete ve sömürüye karşı iltica ettikleri yabancı ülkede sabırla bir gelecek inşa etmeye çalışan mülteciler var. Neredeyse tüm kahramanların derdi ortak:
Daha katlanılabilir, nadiren de olsa mutlu anlarla süslenebilen, korku ve endişenin bulunmadığı bir hayat umudu.
GÜÇLÜ BİR EMPATİ ÇABASI
Edebiyatı ciddiye alıyoruz, çünkü diğeriyle, ötekiyle empati kurmanın yöntemlerini inşa ediyor. Üstelik kurmacanın dışındaki hayattan daha kararlı, daha dokunaklı yöntemlerle yapıyor bunu edebiyat.
Yeline Tayfur'un "Dünyadan Sonra Bir Yer" adlı ilk öykü kitabındaki yirmi öykünün her birinde bir biçimde empatinin gücünü hissediyorsunuz.
Bu yirmi öykünün pek çoğu farklı dönemlerin ve farklı duyarlıkların eseri. Tayfur öykülerini Öykü Gazetesi (Güzel Atlar Diyarı), Sözcükler (Geniş Siyah), kitap-lık (Yol Yorgunu), Notos (Kuşak), Edebiyatist (Acil Durumda Camı Kırınız), Sözcükler (Bekleyenleri Bekleyenler) ve Litera Edebiyat (Ortak Sohbet Konuları) gibi edebi mecralarda yayınlamış.
Sözünü ettiğim farklı zamanlardan kimi umut dolu, kimi karamsar, kiminde ince bir ironi yüklü, kimi dramatik, kimi fantazyanın büyüleyici halesiyle sarılmış öyküler çıkmış. Öykülerdeki karakterler ise, geçmişi, bugünü ve geleceği yok edilmiş kadınlar, çocuklar ve zayıflardan oluşuyor.
BİR ÇERÇEVENİN İÇİNDE
Beni en çok etkileyen kahramanlardan biri, "Başka Yere Gitme" adlı öykünün Firuze'si. Mutlak unutuşun koyu karanlığına yuvarlanmakta olan yaşlı kadın -kendisini Firuze olarak hatırlamaktadır- çerçevelenmiş resimdeki on yedi yaşındaki hali Mari ile yaptığı ev arkadaşlığı. Borges, Cortazar gibi öykünün devlerinden esintiler taşıyan bu öykü, "Dünyadan Sonra Bir Yer"in en göz alıcı, en gönül okşayıcı öykülerinden.
"Mari, yaşlı kadın ve çocuk. Üçümüz bu apartmanda kayıptık. Ben bir çerçevenin içindeydim. Yaşlı kadın, geçmişi unuttuğu bir ara kattaydı. Çocuk, kapıları birbirine bağlayan labirent merdivenleri atlıyordu. Üçümüz de evin yolunu arıyorduk."
"Kostümlü Ruhlar Merkezi", draması, ironisi, mizahı ve finaliyle çok sürprizli.
"Gözlerimi yere çevirmiştim. Zemin beyaz ve parlaktı. Kimseyi tanımadan herkesi anlayabileceğiniz bir yerdi burası. Ölümü bekleyenlerle, bekleyenleri bekleyenler yan yanaydık. Ortak bir ismimiz olmaksızın, hepimiz aynı şeye bakıyor fakat hiçbirimiz onu telaffuz etmiyorduk..."
*
"Yol Yorgunu", zamanın insanları ve eşyaları nasıl aşındırdığını,
nasıl usulca değiştirdiğini, yerlerin, mekanların isim değiştirerek o değişime uyum sağladığına dair, satır aralarında size kendini hissettiren tınısında Tomris Uyar tadı olan bir öykü.
"Sokaklar malum, kimlik değiştirerek yaşar."
*
İstanbul'un iki yakasında iki iskele, iki toma, yasaklar, yasaklılar arasında geçen "Bilinmeyen İnsanlar Ülkesi" aslında pek de bilinmeyen bir ülkeye dair bir distopya değil. Hayatın tek bir merkezden daraltıldığı ve insanların giderek ısınan sudaki kurbağa gibi bunun pek farkında olmadığı bir ülkede özgürlüklerin kısmen ya da tamamen askıya alınması küçücük bahanelerle her zaman mümkündür.
Sabah sireni. Tam altıda.
Polisler ve vardiyalar değişti.
Sokaklar ve yollar kalabalıklaştı.
Bilinmeyen insanlar ülkesi kapılarını açtı.
Bir adam bavulunu kenara çekti, sağında oturan kadın gazetesini açtı. Yanındaki başını öne bırakıp gözlerini kapattı. Ötede üniformalı iki genç... Kâğıtlar, telefonlar, çantalar... Duran, bekleyen, birbirine yaklaşan ayaklar...
*
Asil adlı öyküde, yoksul ve yetim bir çocuğun, hayattaki tek varlığı nenesini kaybettiği ancak layığınca toprağa verilip verilmediğini bilmeksizin son bir çabayla geldiği büyük şehirde hayat - ölüm ve umut / umutsuzluk ince bir hata birlikte tutunuyor. Yazarın bu ayrımı vurgularken kullandığı ifade çok çarpıcı:
"... insan olmayan şeyler, hiç ölmeyecek şeyler..."
DRAMA GÜCÜ VE KENDİNE ÖZGÜLÜK
Bazı öykülerini alıntılarla yansıtmaya çalıştığım "Dünyadan Sonra Bir Yer"de zaman, anılar, geçmiş ve geçmişe duyuyan özlemin ifadesi sert bir gerçekçilikle ele alınıyor. Kitaptaki öykülerin bazılarında öyküler içine doğru bükümlenirken geçmişten âna ve ândan geçmişe, hatta şimdiden şimdinin bölünebilir daha küçük parçalarına farklı katmanlarda beliriyor.
Bu özellik Yelina Tayfur öykülerini hem kendine özgü kılıyor hem de drama güçlerini artırıyor.
Dünyadan Sonra Bir Yer / Yelina Tayfur / İletişim Yayınları

Shakespeare dünyasında arzu ve haset
Kültürel döngüyü, kabaca bir kültürün doğma, büyüme, değişme ve kendini yeniden üretme süreci olarak kabul edersek René Girard'ın, Türker Körük'ün Türkçeye kazandırdığı "Shakespeare: Haset Tiyatrosu"nda kullandığı "Bir kültürel döngünün omegası, diğerinin alfa'sıdır" ifadeden ne anlamalıyız?..
Sanırım şunu:
İnsan eliyle yaratılmış her şey - yaşama tarzları, düşünce - edebiyat ve sanata dair tüm üretim biçimleri, adet ve töreler, yasama ve yönetme sistemleri birbirini taklit ya da inkar yoluyla - o da bir tür taklittir aslında- birbirini kucaklar, gelişir olgunlaşır ve yok olur. O yok oluştan yeni bir kültür çarkının dişlileri belirmeye, birbirinin oyuklarıyla sürekli harekete dayalı bir yaratım sürecinin aralıksız sürmesini sağlar. İnsan eliyle yaratılmış bir tür evrim gibi belki de.
Bu kitabın Shakespeare dünyasından yansıttığı eleye süze berraklaştırdığı en önemli mesele, İngiliz dilinin, sahnedeki trajedi ve dramın çığır açıcı sanatçısı Shakespeare ve eserlerinin mimesis, mimetik arzu ve haset süreçleriyle neredeyse beş yüzyıldır sanat, edebiyat ve düşünce geleneğinin kılcal damarlarında yaşarak dönüşüyor, dönüşerek yaşıyor olduğudur.
JOYCU'UN DEDALUS'U İLE KÜTÜPHANEYE
Kavramlardan yeniden "Shakespeare: Haset Tiyatrosu"na dönersek...
René Girard, kullandığı ve yarattığı kavramlar ve meseleler ışığında bu çalışmasının 'kusurlarını da kabullenmiş bir ilk' olduğunu ve daha mükemmel yapıtlara ışık tutacağını söylüyor.
Girard, farklı bir Shakespeare kılavuzu olarak okunabilecek kitabında, Shakespeare'in Hamlet, Othello, Romeo ve Juliet, Julius Caesar, Coriolanus, Atinalı Timon, Troilus ve Cressida, Bir Yaz Gecesi Rüyası, On İkinci Gece, Venedik Taciri, Nasıl Hoşunuza Giderse, Kuru Gürültü, Fırtına, İki Veronalı, Kış Masalı ve III. Richard gibi oyunlarındaki olayları ve kahramanları incelerken her birini "mimesis" kavramın ışığında inceliyor.
Yazar öte yandan sadece oyunları değil Shakespeare'in Soneler ile ilgili yazısında dikkatimizi retorik figürlere çekiyor. Sen "Kendi Teorine İnanıyor musun" başlıklı yazısında da James Joyce'un ikonik yapıtı Ulysses'da kahramanı Stephan Dedalus'un Dublin Ulusal Kütüphanesi'ndeki Shakespeare ve karısına dair değinilerini ele alıyor.
HESAPTA OLMAYAN ARZU BOYUTU
Kitabı biraz da yazarının sözleriyle tanıyalım...
"Shakespeare üzerine çalışmalarım, beş Avrupalı romancı üzerine yazdığım bir denemeyle başlayarak, şimdiye dek yazdığım her şeyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı. Bu yazarları o denli eşitçe ve tarafsızca benimsemiştim ki eleştirmenden seçtiği yazarı tümüyle "tekil," "benzersiz," "emsalsiz" ve "kıyaslanamaz" görmesini talep eden o buyurgan edebi modaya dair cehaletimle, beş romancımın ortak bir noktası olabileceği ihtimali üzerine bahis oynadım. Şüphesiz şaşırtıcı bir düşünceydi bu; ama en azından benim gözümde bu bahis işe yaradı. Bir şey keşfettim ve ona "mimetik arzu" dedim. Mimetikliğin rol oynayabileceği fenomenleri düşündüğümüzde giyim, tavırlar, yüz ifadeleri, konuşma, sahne oyunculuğu, sanatsal yaratım gibi şeyleri sıralarız ama arzuyu asla düşünmeyiz. Sonuç olarak, sosyal hayatta taklidi, birkaç sosyal modelin toplu yeniden üretimi yoluyla sürü halinde yaşama ve yavan uyum için bir güç olarak görürüz. Taklit de arzuda bir rol oynuyorsa, edinme ve sahip olma itkimize bulaşıyorsa, bu geleneksel görüş, tamamen yanlış olmasa da ana noktayı gözden kaçırır. Taklit, insanları bir araya getirmekle kalmaz, aynı zamanda birbirinden ayırır..."
Shakespeare: Haset Tiyatrosu / René Girard / René Girard

İşte o günlerden bir an. Yıl 1984... Mekan, Nilgün Marmara'nın evi. Tomris Uyar, İlhan Berk, Cemal Süreya, Tevfik Akdağ, Ece Ayhan, Kağan Önal, Nilgün Marmara, Seyhan Erözçelik ve Cemal Uzunoğlu bir şiir akşamında bir araya gelmiş.
993 gün boyunca bir şairin zihnine eşlik etmek
Türk şiirinde İkinci Yeni akımının öncülerinden Cemal Süreya'nın tarih belirtmeden 993 gün boyunca - bu günler elbette peş peşe değil ve bazı günler de türlü nedenlerle ara verilmiş- tuttuğu günce, sadece sanat ve edebiyata değil, yazıların ait olduğu dönemlerin siyasetine ve güncel meselelerine dair pek çok konuya ışık tutuyor.
Şairin güncesinde bazı şiirlerinin gölgesi, bazı şiirlerin de bizatihi kendisi var. 238'inci günün güncesini buna örnek olarak verebilirim;
Her aşkta en az on kişi vardır
Bunlar başka çiftler ve tanıklardır.
Bu da 748'inci günden;
"Yalnızlık bir ovanın düz oluşu gibi bir şey."
"Günler", ilk kez şairin ölümünden bir yıl sonra, yani 1991'de (Broy Yayınları) basılmıştı. O günden bu yana, unutulup unutturulmadan aralıklarla farklı yayınevlerinden (Yapı Kredi Yayınları) basılagelmiş olması, şaire, şiirine ve onun entelektüel mirasına verilen değerinin bir göstergesi.
Güncenin girizgâhında Cemal Süreya'nın İsmet İnönü'ye dair aktardığı bir anekdot "Are you İran"ları yaşadığımız günlerde apayrı bir hayıflanma sebebi. Maalesef kimlerden kimlere, nerelerden nereye geldiğimizin ibret vesikası.
Ben sözü uzatmadan bu anekdotu Cemal Süreya'nın yazdığı şekilde aktarayım, varın karşılaştırmasını siz kendiniz yapın.
GÜNCE 1. Gün
İsmet Paşa ne demişti Lozan'daki çiçekçi kıza, Dünyada ne varsa, iste onu demişti.
Doğru mu, bilmiyorum; ama İsmet Paşa, Lozan'da bir çiçekçi kızla ilgilenmiş. Çok inandığım biri söyledi geçende. Kızın hâlâ yaşıyor olduğunu da söyledi. Doğru olsun, olmasın, burda söz konusu olan artık benim gerçeğimdir. Yukardaki iki dizeyi de bunun için kurdum. Bir şiirin ilk iki dizesi olacaktı. Geliştiremedim.
Cemal Süreya’nın anı, otobiyografi ve deneme türlerinde yazılarından oluşan Günler'de altı çizilecek, alıntılanacak, belleğin en korunaklı köşelerinde saklanacak çok hoş ayrıntılar var.
Günler / Cemal Süreya / Can Yayınları

Küçük yüreklerin... Göç ve sürgünün romanı
İsabel Allende'nin "Ruhlar Evi"ni ayrı, o romandan aynı adla uyarlanan filmini ayrı sevmiştik. Belki Allende'nin ülkemizde çok sevilmesinde Latin Amerika edebiyatın tutkunluğumuz kadar, o filmin de katkısı olmuştur.
Yazarın 81 yaşında kaleme aldığı ve deneyimli çevirmen İnci Kut'un Türkçeye kazandırdığı romanın konusu şöyle...
1938 yılında Avusturya'nın başkenti Viyana'dayız. Kırık Camlar Gecesi’nin (9 - 10 Kasım 1938 gecesi Almanyası'nda Nazilerin Yahudilere karşı düzenlediği şiddet ve nefret hareketi) dehşeti Avrupa’yı sarmışken, annesi altı yaşındaki oğlu Samuel Adler'i, İngiltere’ye giden bir trene bindirir. Bu küçük çocuğun annesini gördüğü son gecedir. Yanında küçük yüreğine sığdırdığı koca koca hayalleriyle sımsıkı tuttuğu kemanı vardır.
Zamanda bir yolculuğa çıkıyor, bu kez 2019 yılının Arizona'sına ışınlanıyoruz. ailesinden koparılmış ve sınır bölgesindeki bir kampa yaşamaya mahkum edilmiş yedi yaşındaki Anita Díaz da hayallerinin sığınağında teselli bulmaya çalışır.
Kader ağlarını örecek ve 30'ların küçüğü Samuel ile Anita'nın yazgısı 80 yıl sonra tuhaf bir biçimde kesisecek ve belki de bu kesişimden bir kurtuluş öyküsü çıkacaktır.
Avrupa'dan Güney Amerika'ya oradan Arizona çöllerine, sürükleyici olduğu kadar düşündürücü bir Isabel Allende romanı.
Rüzgâr Adımı Biliyor / Isabel Allende / Can Yayınları