Sosyal medyada birçok Rus influencer, 19. yüzyıl Rus klasiklerini, özellikle Tolstoy ve Dostoyevski'yi onlardan çok okuyup sevdiğimizi iddia ediyor. Ulusça arada bir anlamlı istatistiğe konu olmak güzel. Sovyet yazar Viktor Şklovski'nin Lev Tolstoy biyografisi ise, yazarın ruhsal derinliğinde kat ettiği mesafe bakımından çok farklı! Şklovski'nin kitabını okuduğunuzda Tolstoy sevginiz değişmese de farklılaşacaktır!

Rus ve Dünya edebiyatının en büyük yazarlarından Lev Tolstoy, dünyanın dört bir yanında yeni kuşaklar tarafından tanınıp seviliyor, düşünceleri tartışılıyor, eserleri zamanın hükmüne ayak diriyor.

Tolstoy'u okumaya başladığımızda, engin bir coğrafyada soluk alıp vermeye başlarız. Fransa'dan Sibirya'ya, San Petersburg'tan Karadeniz kıyılarına çıktığımız o büyük seyahatte onun ikonik kahramanlarına eşlik ederiz. Onlarca ülkenin, daima sefer halinde yüzbinlerle ifade edilebilecek orduların, yükselen ya da düşen kralların, çarların, muzaffer ya da mağlup komutanlaın, toplumu ve hayatı sessiz ve derinden devrimlere tabi tutan bilim ve düşünce insanlarının dünyasına dahil oluruz.

TOLSTOY ŞEHRİNİN İNSANLARI

Kurmacalarıyla kendine has koca bir dünya yaratmış yazardır Tolstoy. Nicelik olarak da nitelik olarak da bu böyledir. Temsil, kurmacalarındaki tüm kahramanları bir araya gelse koca bir şehrin nüfusunu oluştururlar.

Neler var Tolstoy evreninde?..

Yedi roman (ikisi novela sınıfında sayılsa da), 10 novela, 30 civarında öykü, 5 tiyatro oyunu, sanat - pedagoji - din - felsefe ve kendi hayatına dair yüzlerce irili ufaklı yazısı var... En başta çocukluğundan gizemli ölümüne 82 yıllık hayatı ve o hayatıyla kesişen yüzlerce gerçek kişi var... Sadece "Savaş ve Barış"ta içinde Napolyon, Murat ve General Kutuzov gibi gerçek hayattan alınmış kahramanların da bulunduğu 600'e yakın karakter var...

Sadece Savaş ve Barış'ı ele alalım... O büyük destanın Piyer Bezuhov, Natasha Rostova, Andrei Bolkonsky, Marya Bolkonskaya, Nikolai Rostov, Hélène Kuragina, Anatole Kuragin, Prens Vasili ve Sonya gibi ana kahramanlarının her birinin hayatı tek başına roman malzemesi olabilir. O 2131 sayfalık romanında anlatılan 19. yüzyılın en kaotik yıllarını okurken binlerce parçalık yapbozun ana resmi yavaş yavaş belirir gözünüzün önünde.

Kimilerine göre başyapıtı bu büyük destan bile değildir. Kimi Anna Arkadyevna Karenina, Kont Aleksey Kirilloviç Vronski., Aleksey Aleksandroviç Karenin, Konstantin Dimitriyeviç Levin ve Prenses Yekaterina Aleksandrovna Şçerbatski, yani Kitty'si ile "Anna Karenina"yı, kimileri ise Prens Lev Nikolayeviç Mışkin, Nastasya Filippovna Baraşkova ve Rogojin'i ile "Budala"yı başyapıtı olarak kabul eder.

Şaheserlerden söz ederken eserleri ve kahramanları birbirleriyle yarışan kaç yazar vardır ki?

Benim gençlik yıllarımda örnek aldığımız yazar ve edebiyat eleştirmenleri belli başlı klasik yazarları hayatı boyunca birkaç kez okumamış kişileri, sıkı okur sınıfına sokmaz, kayda değer bulmazlardı.

Lakin iyi okur olmak, hatta okumak dijital dünyayla birlikte başka bir şeye evrildi. Bu bambaşka bir tartışma sebebi olan konuyu bir kenara bırakalım ve "Edebiyatta yabancılaştırma" kavramını ilk kez kullanan, Gorki ve Mayakovski kitaplarının yanı sıra kurmacalarıyla tanınan Sovyet yazar Viktor Şklovski'nin "Lev Tolstoy" biyografisine göz atalım.

ÇELİŞKİLER... ÖFKELER VE TUTKULAR!

Viktor Şklovski'nin kitabında Tolstoy'un hayatına dair çok ilginç ayrıntılar var.

Mesela, çocukluğundan ömrünün son günlerine kadar karıncaları izleyerek huzur bulmuş biri. Karıncaların mıkro dünyası büyük yazar için adeta hep bir anhtidepresan olmuş. Bunu hayatının son demlerine kadar büyük bir alışkanlık olarak sürdürmüş. Mikro dünyaları izleyerek makro dünyalar yaratabilmiş bir yazar olmak!.. Belki de sihir buralarda bir yerdedir.

Savaşları, çöken ve yeni kurulan devletleri, el değiştiren hanedanları, ülkesinde ve dünyada büyük değişimler yaratan bilimsel ve toplumsal değişimlere tanıklık etse de o kaotik çağın kalbürüstü tüm adamları bunalımları derinden hisseden, Antik Yunan trajedi kahramanları gibi sayısız çelişkiler içinde bir adam... Öte yandan yarım yüzyıldan fazla bütün insanlığın düşüncelerine sahip olup devrimin kaçınılmazlığını bilmesine karşın yarını göremeyen, direnmemeyi söyleyerek gözlerini yarına kapatmaya çalışan büyük bir karakter... İnanca yakınlığı ve uzaklığı ile her dem hayatın ve ruhun çelişkilerini barındıran bir adam... Din tüccarlarına "Babanız olan şeytan görsün yüzünüzü. Siz ki göklerin krallığının anahtarlarını elinize aldınız ama ne kendiniz oraya giriyorsunuz ne de başkalarının girmesine izin veriyorsunuz." diye haykırıp büyük bir öfke, acı ve eskiye duyduğu küçümsemeyle yeni bir ilahiyat kurmaya girişen bir muhafazakar devrimci.

Yüze yakın eseri, aktardığı ya da kurguladığı sayısız olayı, en sıradanından en ikonik olanına kadar yüzlerce kahramanı ve sonsuz labirentlerde türlü türlü halleriyle tezahür eden insanlık durumlarını zihninde yaratıp orada saklayabilen bir deha, başka türlü nasıl olabilirdi ki!..

Bir yazarı anlamanın onun hakkında bildiklerimizi tekrarlamaktan değil, onu yeniden görmekten geçtiğini savunuyor Viktor Şklovski. Bu yüzden de biyografisini yazarken kendi yaşadığı dönemdeki mevcut müktesebatın neredeyse tamamını taramış.

Sonuçta ortaya tutkuları, inanç ve inançsızlıkları, öfkesi ve hakikat tutkusu ve gizemli çelişkileriyle bilinen muhteşem bir yazarın, bir düşünce insanının ve hiç bilinmeyen yönleriyle bir 19. yüzyıl aydının renkli portresini çizmiş Şklovski.

RUSLARI ÇOK ŞAŞIRTMIŞIZ

Tolstoy uzun yıllardır sayısız yayınevi tarafından basılıp çok satan değil hep satan klasik bir yazar. Son zamanlarda sosyal medyada boy gösteren pek çok yeni kuşak Rus sosyal medya ünlüsüne göre, başta Tolstoy ve Dostoyevski olmak üzere tüm klasik Rus yazarları Ruslardan çok tanıyor, okuyor ve seviyormuşuz. Kısır entelektüel seviyemizin aksine sürprizli, enteresan ve moral verici bir tespit bu.

Tolstoy'un Türkçeye çevrilmiş tüm eserleri (Tek derli toplu külliyatı olan Alfa Yayınları'nın edisyonunu baz alırsak) 9 bin 973 sayfa. Viktor Şklovski'nin biyografisi ise 896 sayfa. Yani Tolsoty'u okumak da ona dair kitapları incelemek de başlı başına bir mesele.

Bir de yıllar boyunca çok okunmuş, çok sevilmiş Henri Troyat, Romain Rolland ve A. N. Wilson'un biyografileri de var. Onları da katarsak müthiş bir Tolstoy kütüphanesiyle karşı karşıya kalırız.

Bir zamanlar bir edebiyat buluşmasında Latince'den klasikler çeviren bir zatın, yazara olan aşırı sevgimin bir ifadesi olarak "Tolstoy'u okumamış birinin çok eksik kalacağı minvalinde bir sözüme karşılık "Hiç de değil. Neden Tolstoy okumak zorundayız ki!" demesini hiç unutmuyorum. Demem o ki, o şahıs Tolstoy okumamakta hala ayak diretiyorsa, onunla aramızda hâlâ üç kere (üç kere çünkü geçen yıl üçüncü kez baştan sona okumuştum) on bin sayfalık bir fark var.

Lev Tolstoy / Viktor Şklovski / Alfa Yayınları

2. Susan Choi El Feneri Internet Icin

Bir kaybın ve hayata dönüşün romanı

Türkçede Güven Egzersizi adlı (Kafka Kitap) bir başka romanı daha bulunan ABD'li (Baba tarafından Koreli) yazar Susan Choi, yeni romanı "El Feneri"nde ülkemizde de giderek tırmanan bir kayboluş olayını hikaye ediyor.

Eserleriyle Pulitzer ve Pen/Faulkner Ödülü’ne aday gösterilen, Ulusal Kitap Ödülü kazanan Susan Choi'nin "El Feneri" adlı romanıyla geçen yıl 2025 Booker Ödülü'ne aday gösterildi. Roman bu yıl içinde de Women’s Prize Yılın Romanı ödüllerinde finale kadar yükseldi.

Yazarın aile tarihi ile dünya tarihini ustalıkla buluşturduğu

romanı günümüz standartlarına göre bir hayli uzun. Roman hem sayfa sayısı hem de olayların geçtiği zaman dilimini göz önüne alırsak kimi okurları zorlayabilir. Türkçesi 504 sayfalık "El Feneri"nin varlık nedeni kısacık bir üykü. Romanın giriş bölümü, yazarın New Yorker dergisinde yayımlanmış bir kısa öyküsünün adapte edilmiş hali. Bu yüzden "El Feneri" için bir öykünün esini ve öncülüğüyle ortaya çıkmış bir roman diyebiliriz.

Yazar, The Sewanee Review için Morgan Leigh Davies'e verdiği röportajda romanının esin ve yaratım sürecini şöyle anlatmış:

Zihnimde "El Feneri" için birçok unsur birikmişti. 70'lerin sonlarında on - on bir yaşındayken ailemle birlikte altı ay Japonya'da yaşamıştık. Bende o ülkeye dair çok canlı, rüya gibi anılar kalmıştı. Bu anılara yine 70’lerin sonunda gerçekleşen ve genç bir Japon kızının kayboluşu haberi eklendi.

Hayatımın belli bir dönemiyle aynı zamanlarda başka ailelerin başına gelen kişisel felaketler dizisi örtüşmüştü. Aslında kaçırılma vakaları üzerine epey araştırma yapmıştım ve hem o tuhaf, korkunç tarihsel olaylar dizisinden beslenen hem de kendi anılarıma geri dönmeme olanak tanıyan bir roman yazma fikri de hep vardı kafamda. "El Feneri" işte bu sürecin ürünü oldu.

KAYBIN SONRASI VE ÖNCESİ

Romanın konusuna gelince...

Sıcak bir yaz gecesi,10 yaşlarındaki Louise adlı küçük bir kız babası ile sahilde yürüyüşe çıkar. Yakınları onu sabaha karşı kumsalda sırılsıklam ve kendinden geçmiş bir halde bulur. Kayıplara karışan babadan geriye tek bir iz bile kalmamıştır. Yıllar geçer küçük kız büyür ve bu uğursuz gecenin anıları Louise'in zihninde neredeyse silinmiştir.

Eğer babasına kavuşmak, bir biçimde ona ulaşmak diye bir şey varsa, Louise öncelikle farklı olduğu kadar zorlu bir yola girmelidir.

O gecenin ötesine geçmeli, Japon işgali altında büyüyen ve ailesi Kuzey Kore’ye göç eden babasının geçmişine kadar uzanmalı, annesinin gizemlerle yüklü gençliğine ve yıllar sonra hayatlarına yeniden giren üvey kardeşi Tobias’a dair düşünmelidir. Çünkü büyük gizeme dair tüm işaretler, Louise'in çocukluğunun çok öncesine bağlanmaktadır.

Öte yandan annesiyle yapayalnız kalan Louise, bir yandan hayatın türlü güçlüklerine göğüs germek, bir yandan da annesiyle arasındaki giderek büyüyen kaybın yarattığı yabancılaşmayla da başa çıkmak zorundadır.

El Feneri / Susan Choi / İthaki Yayınları

3. Korsanlar Internet Icin

Daha ne Jack Sparrow'lar var

Denizlerin tekinsiz adamları Karayip Korsanları ile son kuşakların hafızasına işlenmişti. Ancak korsanlık mesleği, Johnny Depp'in parodisini yaptığı gibi pek eğlenceli ve komik bir şey değildi. Kan revan sürdürülen, sonu mutlaka darağacında biten netameli bir işti. Ancak onların da bir günlük hayatı, sevdikleri, alıştıkları şeyleri, tercihleri, özlemleri ve içlerinde kalan ukdeleri vardı.

David F. Marley, "Korsanların Günlük ayatı" adlı kitabında. Karayipler’de korsanlığın altın çağını yaşadığı dönemde, korsanların olağan hayatına, gasp, katliam ve ele geçirmeden geri kalan vakitlerde (onlar da konuya bir miktar dahil) ne yaptıklarını belgeselci titiziliğinde inceliyor.

İspanyol, Fransız, Hollanda ve İngiliz arşivlerindeki belge ve bilgilerden yola çıkan yazar, korsanların beslenme şeklinden sığınaklarına, silahlarından seyir tekniklerine, yağma stratejilerinden kendi aralarındaki mizah anlayışına kadar her konuyu ayrıntıyla ele alıyor.

Kitabın çevirmeni ise "Antik Uygarlıklarda Günlük Hayat" dizisinden pek çok kitabı dilimize kazandıran Tevabil Alkaç.

Korsanların Günlük Hayatı / David F. Marley / Alfa Yayınları

4. Egrisaban Internet Icin

Bir bıçak, iki kardeş ve paralel yazgılar

Brezilya'dan Portekiz'e Portekizce eserlere verilen birçok ödülün sahibi olan Brezilyalı yazar Itamar Vieira Junior'un "Eğri Saban"ında olaylar sonlanmıyor ve henüz Türkçeye çevrilmemiş olan "Salvar o Fogo" ile "Coração sem Medo" adlı romanlarında devam ettiğini baştan belirteyim.

Brezilya'da kölelik sonrası tarım işçilerinin ve en yoksul kesimlerin üç kuşağa yayılan uyanış ve zorlu direniş öyküsünü konu alan bu çok okunmuş, çok beğenilmiş ve kırktan fazlı dile çevrilmiş ve Başak Bingöl Yüce'nin Türkçesiyle okuyacağınız romanın konusuna gelince...

Geçen yüzyılın ortalarında, Brezilya’nın uçsuz bucaksız derinliklerinde Afrika kökenli insanların çalıştırıldığı plantasyonda iki kız kardeş, bir bıçakla kendilerini yaralar. Bu kaza çocukların hayatında hem derin izler bırakır hem de kopmaz bir bağın kurulmasına neden olur. Bıçak kardeşlerin ait oldukları toplumun kaderini değiştiren olaylarda da etkisini gösterir.

Kurmacadaki büyülü gerçekliğin tutkunları için yepyeni bir seçim.

Eğri Saban / Itamar Vieira Junior / Yapı Kredi Yayınları

5. Kara Eylül Sanrdo Internet Icin

İlk gençliğin ince hüznü

"Yüzleşme", "XY" ve "Sinekkuşu" gibi romanlarının yanı sıra İtalyan sinemasından çok sevdiğim bazı filmlerin senaristi olarak tanıdığım Sandro Veronesi'nin yeni romanı "Kara Eylül'ün kapağında çevirmen olarak Eren Cendey'i görmek mutluluk verici.

İyi roman... iyi çevirmen! Daha ne olsun!..

Romanın konusuna gelince...

1972 yazı. Gigio Bellandi, çocukluktan gençliğe geçişin acı tatlı değişimlerini yaşamaktadır. İlk gençliğin hayallere sarılmış iyimserliğiyle dünyaya bambaşka gözlerle bakmaktadır genç Gigio. O yaz, Toscanı kıyılarında deniz, kumsal, plaklar, spor karşılaşmaları, aşkın ilk halleriyle bir başka yaşanmaktadır.

Toscana'dan neredeyse 700 kilometre uzakta Münih Havaalanında polis müdahelesi sonucu Filistinli eylemcilerin yanı sıra sivil halktan pek çok kişi can verir.

Bu hiçbir alakası yokmuş gibi görünen olay, Gigio'nun hayatında da derin izler bırakacaktır.

"Kara Eylül", Bir kuşağın hafızasına, bir gencin ince ve incelikli hüznüne dair iyi kurgulanmış, iyi yazılmış gerçekten çok özel bir roman.

Kara Eylül / Sandro Veronesi / Can Yayınları