Yıllardır sahalarda, salonlarda, tribünlerde gözlerimizin aradığı hep aynı heyecandır. Fileyi havalandıran o enfes şut, son saniyede panyadan süzülen basket ya da göğsümüzü kabartan bir olimpiyat madalyası. Sporun bu tutkulu, insanı ayağa kaldıran yüzüne hayranız. Lakin madalyanın bir de görünmeyen, hesapsız kitapsız yürünemeyecek diğer yüzü var.

Ekonomi, yönetişim ve verimlilik!

Önümde Deloitte Türkiye ile Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi’nin (TMOK) ortaklaşa hazırladığı “Türkiye Spor Ekosistemi ve Sektör Raporu” duruyor. Titizlikle işlenmiş dokuz ayrı modül. Türk sporunun röntgenini çeken, önümüzdeki dönemin yol haritasını çizen son derece kıymetli bir başucu eseri.

Raporun ilk bakışta göz kamaştıran rakamı net. Ülkemizde sporun yıllık harcama hacmi yaklaşık 181 milyar TL (4,6 milyar dolar) seviyesinde. Dile kolay, devasa bir ekonomik büyüklük!

Fakat bu raporu elinize alıp satır aralarını okumaya başladığınızda, asıl meselenin rakamın büyüklüğü değil, kaynakların nereye aktarıldığı ve nasıl yönetildiği olduğunu anlıyorsunuz. Spor kamuoyunda yıllardır dilimize doladığımız “Sporun geleceği altyapıda, sporu tabana yaymalıyız” söylemi, ne yazık ki bu acı tabloda da slogan olmaktan öteye geçememiş.

Baktığınız zaman, bu 181 milyar TL’lik devasa omurganın 100 milyar TL’lik bölümünü merkezi ve yerel yönetimlerin kamu yatırımları oluşturuyor. Yani tesisleşmenin, fiziksel harcın yükü hâlâ devletin ve belediyelerin sırtında.

Peki, profesyonel kulüpler ve federasyonlar tarafında durum ne? Oradaki yaklaşık 54 milyar TL’lik profesyonel kulüp ekonomisinin %76,3’ü (41,4 milyar TL) tek başına futbolun potasında toplanmış vaziyette. Federasyon bütçelerinde de aslan payı (%35,7 ile 5,95 milyar TL) yine Futbol Federasyonu’na ait. Kısacası spor ekonomimiz hâlâ baskın biçimde tek bir branşın ve kamunun inşa ettiği tesislerin çevresinde dönüyor.

İşte tam bu noktada durup düşünmek zorundayız. Daha fazla harcamaktan ziyade, harcadığımızdan daha fazla değer üretebiliyor muyuz?

Altyapı denildiğinde resim daha da netleşiyor. Okul sporlarında 1,3 milyondan fazla lisanslı öğrencimiz var. Fakat bu muazzam katılım tabanının toplam ekonomik karşılığı yaklaşık 696 milyon TL seviyesinde kalıyor. Amatör sporların 10 milyar TL’lik toplam hacminin yaklaşık yarısını yine amatör futbol göğüslüyor. Raporun tespiti adeta bir tokat gibi: Erişimimiz geniş ama derinliğimiz yetersiz. Çocuklarımızı spora teşvik ediyoruz ancak onları sürekli antrenman imkânına, nitelikli tesise ve uzun soluklu bir spor kültürüne kavuşturmakta bocalıyoruz.

Benzer bir durum kamu tesislerimizde de mevcut. Yüzlerce stadyum, spor salonu ve havuz inşa ettik. Lakin tesis inşa etmek tek başına değer üretmez. Değer, o tesisin kapısının 7/24 ne kadar açık kaldığıyla, ne kadar genç tarafından aktif kullanıldığıyla ölçülür.

Yine de umutsuz değiliz. Çünkü elimizde çok somut bir başarı ve yönetim modeli var. Filenin Sultanları. Voleybolumuz; 102 bini aşkın lisanslı kadın sporcu tabanı, kulüp-milli takım sürekliliği, kurumsal sponsorluk disiplini ve reyting rekorlarıyla futbol dışındaki bir branşın da ticarileşebileceğini ve ulusal bir markaya dönüşebileceğini kanıtladı. Keza Paris 2024’te 28 madalyayla tarih yazan paralimpik sporcularımız ve Ampute Futbol Milli Takımımız, doğru planlamayla nelerin başarılabileceğinin en canlı şahitleri.

Son sözüm şudur; Türk sporu artık sadece skor tabelasından okunamayacak kadar devasa bir sanayidir. Veriye dayanmayan, altyapıyı nitelikle buluşturmayan ve kamu tesislerini verimli işletmeyen bir sistemde harcanan her kuruş rüzgâra karşı kürek çekmektir. Geleceğin şampiyonlarını yetiştirmek istiyorsak, tarlayı sürdüğümüz gibi hesabı da bilmek, harcadığımız her liradan yüksek katma değer üretmek zorundayız.

TMOK ve Deloitte’u bu ufuk açıcı çalışmadan ötürü tebrik ediyorum. Şevkle okunsun, dersler çıkarılsın!