Milli Takımı Dünya Kupası’nda seyretmek, sabahın köründe kalkıp, 90 küsur dakika aynı fotoğrafa bakmak gibi bir şeydi.
Anlamsız, heyecansız, umutsuz.
Görüntü değişmediği gibi, sesler de aynıydı. Maçı anlatan spikerin ağızında hep aynı sözler;
“Boşluk arıyoruz. Hızlı çıkmak istiyoruz. Yoğun bir baskı kurduk. Gol veya goller bulmalıyız.”
Ama ne bir “Gooooool” nidası var. Ne bir heyecan kırıntısı.
Kısacası, “Bu kupalar sana helal, alda gel buralar bayram olsun” diye uğurladığımız Bizim Çocuklar, uykuları bize haram etti.
Bizim Çocuklar diyoruz da, bu işin sorumlusu “Bizim Çocuk” değil. Ülkesinin katılamadığı dünya kupasına, Bizim Çocuklar sayesinde giden İtalyan Vincenzo Montela, kendini göstermeye çalışırken bizi yaktı. Avustralya ve Paraguay karşısında aldığımız “birbirinin kopyası” yenilgiler, Montela’nın “Takım halinde önde baskı kuran, rakibi sahasından çıkarmayan, santrforsuz sistemle” oynayıp, piyasa yapma çabasından kaynaklandı. İtalya Hoca’nın bu tavrına getirilecek tek yorum, “veda zamanı” olmalı.
Çünkü O’nun “Bizim Çocuklar’a uymayan” bu sistemdeki inadı ve ısrarı, Türk Milli Takımı’na da dünya kupasına “erken veda” getirdi. Avustralya maçının tamamında, Paraguay maçının ilk yarısında aynı şeyi sürekli deneyip duvara çarpan Milli Takımımız, dar alandaki sonuçsuz paslaşmalarla, antrenmanda beşe-iki oynar gibi bir görüntü verdi. Rakip ise kaptığı her topta önünde 50-60 metrelik alan buldu. Bu sistemde ne Arda, ne Hakan, ne de Kenan, gerçek yeteneklerini ortaya koyamadığı gibi, hiçbir oyuncumuz yaptığı işten zevk almadı. Montella’nın, rakip savunma arasında tek başına sıkışan, ezilen Kerem Aktürkoğlu’nun “etkisiz eleman” olarak mücadele ettiğini görmesi 135 dakika sürdü. İtalyan Hoca, Paraguay maçının ikinci yarısında aklını başına alıp, gol atmamızı imkansız kılan sisteminden vazgeçti ama, bu kez de psikolojik anlamda dağılan Bizim Çocuklar, 10 kişilik rakibe bile doğru dürüst hücum edemedi. Yani Montella’nın inadı kırıldığında atı alan Üsküdar’ı geçmiş, Bizim Çocuklar’a “dönüş yolu” görünmüştü.
İlk iki maçımızı golsüz ve puansız geçtik. 48 takım içinde gol sevinci yaşayamayan iki takımdan biri olduk. Grupta ikide iki yapan ABD ile oynayacağımız son maçımıza “umutsuz” çıkacağımız, belki de Dünya Kupası’na “sıfır çekerek” veda edeceğimiz bir noktaya geldik. Genç bir jenerasyonla yarınlara umutla bakarken, heyecanımızı kaybettik. Oysa 24 yıl sonra nasıl da heveslenmiştik. Yaşadığımız “hayal kırıklığı” ister istemez insanın aklına şunu getiriyor; keşke hiç gitmeseydik.