Mozart ile Salieri'nin hikâyesini bilirsiniz. Peter Shaffer'ın yazdığı, Türkiye'de de sahnelenen Amadeus oyununu ya da Miloš Forman'ın yönettiği Amadeus filmini seyretmişsinizdir. Bu hikâyenin tarihsel gerçekliği kuşkulu olsa da önemli bir insanlık gerçeğini anlattığı için bütün dünyanın ilgisini çekmiştir.

Antonio Salieri, yıllarca çok çalışarak Viyana Sarayı'nın en saygın bestecisi olmuştur. Disiplinli, ölçülü ve herkes tarafından takdir edilen bir müzisyendir. Yıllar sonra saray, genç Wolfgang Amadeus Mozart ile tanışır.

Bir dahi!

Salieri önce Mozart'ın dehasına hayran kalır. Ancak onu yakından tanıdıkça, Tanrı'nın bu olağanüstü yeteneği kendisine değil de kuralları umursamayan bu şımarık adama vermiş olmasına çok hayıflanır. Hayranlığı giderek kıskançlığa, kıskançlığı ise öfkeye, hatta nefrete dönüşür.

Mozart, Salieri'nin tam tersi bir kişiliktir. Kural tanımayan, çocukça, hatta kaba saba davranan genç bir müzisyendir. Ama müziği olağanüstüdür.

Salieri'nin aylarca uğraşarak yazabileceği bir besteyi Mozart, sanki hiç çaba harcamadan birkaç saat içinde yazabilmektedir. Zamanla Salieri, Mozart'ın her başarısını kendi başarısızlığının kanıtı gibi görmeye başlar. Mozart onun için başarılı bir meslektaş olmaktan çıkar; kendi değerini tehdit eden biri hâline gelir.

*

Bu hikâye gerçek mi bilmiyoruz ama günümüzde popüler anlatımda "Salieri kompleksi" mecazi olarak yaygın biçimde kullanılıyor.

Hatta Salieri'nin Mozart'ın ölümünden sorumlu olduğuna dair iddialar bile ortaya atılmıştır. Aleksandr Puşkin, 1830 yılında yazdığı Mozart ve Salieri adlı oyununda Salieri'yi kıskançlıktan cinayet işleyen bir karakter olarak gösterir. Peter Shaffer, 1979 tarihli Amadeus oyununda bu fikri çok daha derin bir psikolojik çatışmaya dönüştürür. 1984 yılında Miloš Forman'ın yönettiği Amadeus filmi de aynı kurguyu dünya çapında yaygınlaştırır ve Salieri-Mozart rekabetini tarihsel bir gerçekmiş gibi geniş kitlelerin hafızasına yerleştirir.

*

Bu yazıda tarihsel gerçekliğin peşinde değilim. Edebiyattan gündelik hayata "Salieri kompleksi" olarak aktarılmış olan duygu durumunun insan (arkadaş) ilişkilerini nasıl etkilediğine bakmaya çalışacağım.

"Salieri kompleksi" dediğimizde, başkasının başarısını takdir etmek yerine onu kendi değerini azaltan bir gelişme olarak görmeyi kastediyoruz. Kıskançlıkla başlayan, zamanla kırgınlığa, dışlamaya, itibarsızlaştırmaya ve yalnızlığa dönüşen bir ruh hâlidir.

Bu tabloyla en sık karşılaştığımız yerlerden biri akademik dünyadır.

Akademi yalnızca bilgi üreten bir kurum değildir. Akademisyenler tanınmak, görünür olmak ve değer görmek isterler. Bu tür arzuların en yoğun yaşandığı yerlerden biridir akademi. Yayınlar, atıflar, kongre davetleri, ödüller, projeler, bölüm başkanlıkları, dernek yöneticilikleri... Bunların her biri yalnızca mesleki başarı değil, insanın kendisini nasıl gördüğüyle de ilgilidir.

İşte sorun burada başlar.

Bir meslektaşınızın başarısı sizi sevindirmek yerine huzursuz ediyorsa, onun gördüğü takdir sanki sizin değerinizi azaltıyormuş gibi geliyorsa, içinizdeki kırılgan benlik homurdanmaya başlamış demektir.

Üstelik bu durum yalnızca rakipler arasında yaşanmaz. Bazen en yakın arkadaşlar arasında bile ortaya çıkar. Yıllarca başarılarıyla gurur duyduğunuz, uluslararası çalışmalarını övünçle anlattığınız, hatta "kardeşim" dediğiniz bir arkadaşınız, siz bir başarı elde ettiğinizde ya da bir işi sahiplendiğinizde bundan rahatsız olabiliyor. Alkışlaması, destek olması gerekirken uzaklaşabiliyor.

Hissettiği şey gölgede kalma korkusudur.

Tuhaf ama insan zihni bazen arkadaşının başarısını kendi başarısızlığı gibi okuyabiliyor.

*

Ne yazık ki bu kişilerin büründükleri yıkıcı ruh hâlini fark etmeleri ve kendileriyle yüzleşmeleri çok zor. Psikanalist Heinz Kohut'un söylediği gibi, hepimizin bir "ayna"ya ihtiyacı vardır. Görülmek, fark edilmek ve emeğimizin değer bulduğunu hissetmek isteriz. Akademide bu aynalar öğrencilerimiz, meslektaşlarımız, uluslararası bilim çevreleri ya da toplumsal takdirdir.

Bir kongrede davetli konuşmacı olmak ya da önemli bir dergide makale yayımlamak yalnızca akademik bir başarı değildir; aynı zamanda insanın kendisini doğrulanmış hissetmesidir. Ne var ki bütün benliğini bu aynalara bağlayan kişi, başkasının da parlamasına tahammül edemez.

Oysa bir arkadaşınızın başarısı sizin değerinizi eksiltmez; içinde bulunduğunuz topluluğun değerini artırır.

Güçlü bölümler, iyi araştırma grupları, saygın dernekler ve etkili meslek örgütleri; birbirinin başarısından korkan insanlarla değil, birbirinin başarısıyla gurur duyabilen insanlarla kurulur ve yönetilir.

Benmerkezci kişilikler ortak başarıyı ortak bir sevinç olarak yaşayamaz. Sürekli "Ben gölgede kalıyorum." kaygısıyla hareket ederler. "Biz başardık." demekte zorlanırlar. Her şeyi kontrol etmek, görünür olmak ve merkezde kalmak isterler. Böyle olunca da ekipler dağılır, arkadaşlıklar yıpranır, kurumlar giderek daralan ilişkilerin içine hapsolur.

*

En acısı ise bu insanların zamanla kendi hayatlarını bir arkadaş mezarlığına dönüştürmesidir.

Bir zamanlar omuz omuza yürüdükleri insanlar sessizce uzaklaşır. Geriye unvanlar, makamlar ve giderek büyüyen bir yalnızlık kalır.

Oysa akademik unvanlar da, yöneticilikler de, dernek başkanlıkları da geçicidir. Bugün üzerimize giydiğimiz bu görevler, yarın çıkarıp bir başkasına devredeceğimiz elbiseler gibidir.

Gece başımızı yastığa koyduğumuzda herkes aynı durumdadır. Ne profesörlük kalır, ne başkanlık, ne ödüller... İnsan sonunda yalnızca vicdanıyla baş başadır.

Mozart ile Salieri'nin hikâyesi aslında iki bestecinin değil, iki insanlık hâlinin hikâyesidir.

Hayat çok kısa ve arkadaşlıklar çok değerli. Kendimizi, ellerimizle yarattığımız bir arkadaş mezarlığında yaşamaya mahkûm etmemeliyiz.