30 Temmuz 2026'da Avrupa, uzun zamandır kaçındığı gerçekle yüzleşti. Ceuta'da yalnızca bir sınır ihlal edilmedi; Avrupa sınır politikası çöktü.
On binlerce insan birkaç saat içinde Fas'tan İspanya'nın Afrika'daki “toprağına” geçti. Kimi yüzerek, kimi kayalıkları aşarak, kimi sınır kapılarını zorlayarak Avrupa Birliği topraklarına ulaştı. Güvenlik güçleri müdahale etti. Asker sevk edildi. Polis takviyesi yapıldı. Helikopterler havalandı. İnsanlar öldü. Ama göç durmadı.
Bir eşiğin üzerindeki kitlesel insan hareketi karşısında hiçbir sınır mutlak değildir. Bu yalnızca İspanya'nın değil, Avrupa'nın krizidir. Dünya’nın krizidir.
Sınır, haritada çizilmiş bir çizgiden ibaret değil devletlerin “buraya kadar benim egemenliğim geçerlidir” deme biçimidir. Pasaport, vize, gümrük, tel örgü, duvar, elektronik gözetim sistemleri, polis ve askerler bu egemenliğin araçlarıdır.
Ceuta'da bu mekanizma birkaç saat içinde işlemez hale geldi. Sınır yerinde duruyordu. Tel örgüler de. Askerler de. Ama sınırın siyasal anlamı çöktü. Devletin iradesi ile kitlesel insan hareketinin gücü arasındaki denge bozuluverdi.
Avrupa uzun yıllardır göçü güvenlik teknolojileriyle yönetebileceğine inandı. Duvarları yükseltti. Sınırları dijitalleştirdi. FRONTEX büyüdü… Ceuta’da on binlerce insan aynı anda yürümeye başladığında bunların hiçbiri işe yaramadı!
Schengen'in temel varsayımı dış sınırların korunmasıdır. Ceuta'da çöken yalnızca sınır değil, bu varsayım da çöktü. Bir sınır krizi birkaç saat içinde bütün Avrupa'nın siyasal krizine dönüştü. İtalya İspanya’dan serbest dolaşımı durduracağını ilan etti.
Türkiye, Suriye savaşı sırasında bundan çok daha büyük kitlesel geçişler yaşadı. Bu bakımdan Ceuta'yı farklı kılan göçmen sayısı değil. Avrupa böyle bir deneyimle ilk kez bu ölçekte karşılaşıyor ve bu insanlar sıcak savaş yüzünden değil Batı’nın küresel eşitsizlik dayatması yüzünden göç ediyor.
En önemlisi ise Ceuta bir istisna olmadığını anlamak! İklim krizi, Afrika'nın demografik dönüşümü, savaşlar ve küresel eşitsizlikler önümüzdeki yıllarda çok daha büyük göç hareketleri üretecek.
Hiçbir duvar iklim krizini, açlığı ya da umutsuzluğu durduramayacak!
Sorun sınırda değil. Sorun, sınırlara doğru yürüyen milyonlarca insanı üreten dünya düzeninde.
Ceuta bize yalnızca bugünü anlatmıyor. Bize geleceği gösteriyor. Bugün Afrika'nın kuzey kıyısında yaşananlar, yarının dünyasında her yerde karşımıza çıkacak.
Sınırlar haritalarda durmaya devam ediyor. Fakat onları ayakta tutan siyasal ve ahlaki düzen aşınmıştır.
Göç geleceğin en önemli siyasi gerçeği, göçmenler en önemli siyasi öznesidir.
Avrupa’da yıllardır ırkçılık yükseliyor. Sıradan insanlara, işçi sınıfına ekonomik krizin acı reçetesini dayatan, zenginlerin varlığını koruyan, savaş yanlısı, emperyalizmin destekçisi siyasetler ve faşist hareketler yükseliyor.
İspanya’daki sosyalist hükümet bu gidişata bir istisna olarak umut veriyordu. Bu yeni durum sosyalistleri çok zorlayacak. Zira Ceuta’da yaşananlar Avrupa basını tarafından hemen “işgal” olarak adlandırıldı. Göçmenlerin marketleri yağmaladığı, yerel sakinlerin evlerine tecavüz ettiği gibi nefret söylemleri dolaşıma sokuldu.
Sağ siyasi çevreler bunu büyük bir fırsat olarak kullanacak halka ekonomik krizi, işsizliği, evsizliği, fakirleşmeyi “göçmen istilası” üzerinden anlatacaklar.
Bugün göçün ekonomi politik nedenlerini görünür kılma ve bu durumun XXI. yüz yılın en önemli siyasi meselesi olduğunu anlama zamanı!
Yoksa şimdiye kadar Batı’nın göçmenlerle yürüttüğü örtük savaş açık katliamlara dönüşecek.
İnsanlığın geleceği halkların ırkçılığa, ötekileştirmeye, yabancı düşmanlığına, islamafobiye, yeni sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı ayağa kalmasına bağlı. Bu başarılmazsa önümüzde duran yeni sınır krizleri değildir.
Milyonlarca insanın göz göre göre ölüme terk edildiği, duvarların insan hayatından daha değerli sayıldığı, faşizmin yeniden meşrulaştığı karanlık bir çağa gireceğiz.
Artık yaşayacağımız şey bir göç krizi olmayacak; insanlığın siyasal çöküşünü, kendi ellerimizle hazırladığımız bir kıyameti yaşayacağız.