1990'ların başı…
Onkolojik cerrahinin en zor dönemlerinden biri. Pankreas ve karaciğer kanserlerinde etkili kemoterapiler henüz yok. Cerrahi teknik bugünkü düzeyine ulaşmamış. Yoğun bakım olanakları sınırlı. Ölüm oranları yüksek. Hastalar yorgun, bitkin ve çoğu zaman kaybedilmeye mahkûm görünüyor. Hekimlerin elindeki bilimsel araçlar ise bugüne göre oldukça yetersiz.
Bir üniversite hastanesinin(Dokuz Eylül değil!) cerrahi kliniğinde her sabah aynı sahne yaşanıyor. Asistanlar vizit saatinin yaklaşmasını korkuyla bekliyor. Çünkü hoca servise girdiğinde ilk cümlesi çoğu zaman şu oluyor: “Bu hastalar niye bu kadar kötü?”
Soru, gerçekte bir soru değil. Cevabı olmayan bir suçlama. Oysa hastaların kötü olmasının nedeni asistanlar değil. Hastalığın biyolojisi. Tümörün saldırganlığı. Dönemin tıbbının sınırları. Ama bunların hiçbiri görünmez. Görünen tek şey, öfkesini aşağıya doğru yönelten bir otoritedir. Bir süre sonra asistanlar ilginç bir çözüm geliştirir. Vizitten önce hastaları “hazırlamaya” başlarlar. Yürüyemeyecek kadar halsiz hastaların sırtına iki, bazen üç yastık konur. Oturuyormuş gibi görünmeleri sağlanır. Çünkü oturan hasta daha iyi görünür. Daha az öfke uyandırır. Belki o gün bağrışın şiddeti biraz azalır. Vizit, tıbbi değerlendirmeden çok bir sahneye dönüşür. Hastalar otoriteyi yatıştırmaya hazırlanırlar. Bu bana bir arkadaşımın anlattığı benim de benzerlerine tanık olduğum anılardan biri. Türkiye'de cerrahi eğitimin uzun yıllar üzerine kurulduğu kültürün küçük ama çarpıcı bir fotoğrafıdır. Yastıklar yalnızca hastaların bedenini dik tutmaz. Korkuyu, itaati ve hiyerarşiyi de taşır. Bu nedenle mobbingi yalnızca bireysel bir kişilik sorunu olarak görmek eksiktir. Mobbing aynı zamanda kurumsal bir eğitim modelidir. Gücün bilgiyle değil korkuyla üretildiği her yapı, sonunda gerçeği de bozmaya başlar. Asistan artık hastayı değil, hocanın öfkesini yönetmeye çalışır. Bilim geri çekilir. Rol yapma öne çıkar.
Paulo Freire'nin “baskıcı eğitim modeli” bunu tanımlar. Öğretici bilgi üreten kişi olmaktan çıkar; mutlak otoriteye dönüşür. Doğrunun ölçütü bilimsel kanıt değil, hocanın ses tonu olur. Psikoloji bunu öğrenilmiş çaresizlik olarak tanımlar. Sürekli aşağılanma ve cezalandırılma tehdidi altında çalışan insanlar bir süre sonra yalnızca özgüvenlerini değil, muhakeme yetilerini de kaybetmeye başlar. Cerrahide bunun bedeli ağırdır. Mobbing yalnızca çalışanı yaralamaz; hastayı da riske atar.
Bugün bağırmanın yerini çoğu zaman performans baskısı, görünmez yıldırma ve tükenmişlik aldı. Yapısal şiddet biçim değiştirdi ama ortadan kalkmadı. Cerrahinin özü cesarettir. Ama cesaret korkuyla yetişmez. İyi cerrahlar, soru sorabilen; eleştirilebilen ortamlarda yetişir. Cerrahi eğitimin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey, güven üzerine kurulu yeni bir eğitim kültürüdür.
Belki de o eski serviste hastaların sırtına konan yastıkları artık kaldırmanın zamanı gelmiştir. Çünkü aslında doğrultulması gereken hastalar değil, eğitim sistemimizin omurgasıdır.