Azınlık kavramı çoğu zaman, etnik ya da dinsel topluluklarla ilişkilendirilir. Oysa günümüzde azınlık, yalnızca demografik bir kategori değil, aynı zamanda kültürel hegemonya ile kurulan ilişkinin sonucu ortaya çıkan bir duygu durumu olabiliyor. İçinde yaşadığınız toplumun çoğunluğa ait bir kimlik kategorisi içinde olsanız bile, egemen normlarla çatışan düşünsel, etik veya duygusal bir yaşam biçiminiz varsa kendinizi azınlıkta hissedebiliyorsunuz.

Bu durum giderek otoriter muhafazakâr hale gelen Türkiye’de daha fazla yaşanmaya başlandı. Siyasal iktidar yalnızca kamusal alanı değil, aynı zamanda duygularınızı, aileyi, makbul vatandaşlık biçimlerini hatta sevgi ilişkilerini kendi meşruluk tanımlarına uygun hale getirmeye çalışıyor. İktidar “normal” kabul ettiği yaşam biçimini kendi ideolojisine uygun biçimde daraltıyor ve dayatmaya çalışıyor. Siz bundan farklı iseniz kültürel tehdit olarak damgalanıyorsunuz. “Milli ve yerli” tanımına uygun görmedikleri her şeyi şeytanlaştırıyorlar.

Son günlerde hayvanlarla kurulan duygusal ilişkinin kamusal tartışma konusu haline gelmesi bu açıdan önemli bir örnek. Bir kişinin köpeğine “evladım” demesi bazı muhafazakâr çevreler tarafından “geleneksel aile yapısına yönelik bir saldırı” olarak tanımlandı. Bir köpeği evlat gibi sevmek eleştirildi. Aslında konu hayvan sevgisinin kendisi değil. Mesele insanların sevgiyi ve aidiyeti tanımlama haklarını ellerinden almak arzusu.

Bu yaklaşım, aileyi biyolojik ve hiyerarşik bir yapı olarak mutlaklaştırırken, şefkati yalnızca belirli ilişki biçimleri için meşru kabul ediyor. Köpeğinize “evlat” dediğinizde kutsal aile yapısına hakaret etmiş muamelesi görüyorsunuz. Oysa aile yalnızca kan bağı üzerinden değil, bakım, dayanışma ve duygusal emek ilişkileri üzerinden de tanımlanabilir. İnsan ile hayvan arasında kurulan güçlü bağların “aile benzeri ilişkiler” olarak değerlendirilmesi, çağdaş sosyoloji ve psikoloji literatüründe uzun süredir yazılan çizilen bir konudur.

Beni çok etkileyen bir kitaptan söz edeceğim. Kurt ve Filozof adlı eserinde, İngiliz filozof ve yazar Mark Rowlands, birlikte yaşadığı Brenin adlı, kurda çok yakın bir köpek ile yaklaşık on bir yıllık deneyimini anlatır. Bu ilişki klasik anlamda bir “evcil hayvan sahipliği” değildir. Rowlands, Brenin’i itaat eden bir hayvan haline getirmeye çalışmaz; onunla birlikte yaşamayı öğrenmeye çalışır. Brenin değil Mark Rowland değişir ve birlikte yaşamaya uyum sağlar. Gerçek bir öykü bu. Kitap boyunca, Brenin’in alıştığımız evcil bir köpek gibi davranmadığını görürüz, kurt içgüdülerini korur; bağımsızdır, yıkıcıdır, zaman zaman saldırganlaşır ve sürekli hareket etmek, koşmak ister. Evde mobilyalar parçalanır, bazı eşyalar yok olur, araba zarar görür. Çevresindeki birçok insan Brenin’den korkar. Rowlands’ın gündelik yaşamı ve sosyal ilişkileri tamamen değişmek zorunda kalır. Hatta çok uzun zaman bir sevgilisi olmaz. Bir kurtla onun özüne saygı duyarak yaşamak, modern toplumun steril, kontrollü ve öngörülebilir yaşam normlarıyla sürekli çatışmak demektir. Rowlands’ın Brenin sevgisi bunu göze almasını sağlar. Brenin’le birlikte her gün uzun koşulara çıkar, dağlarda dolaşır, gece yürüyüşleri yapar. Rowlands zamanla kendi fiziğini, gündelik ritmini ve yaşam biçimini Brenin’in ihtiyaçlarına göre dönüştürür. Bu dönüşüm yalnızca yaşam biçimini değiştirmekle kalmaz, Rowlands’tadüşünsel ve etik müthiş bir dönüşüme yol açar. Brenin sayesinde insanın “medeni olma” adına bastırdığı taraflarını yeniden hatırlar, bedenselliği, anlık yaşama kapasitesini, maskesizliği, hesapsız sadakati ve uygarlığın örttüğü ilkel dürüstlüğü keşfeder.

Kitapta anlatılan gerçek yaşam öyküsünün en önemli yanı Rowlands’ın bir kurdu “insanlaştırmaya” çalışmamasıdır. Tam tersine, insanın kendini merkeze koymasını ve üstünlük fikrini sorgular.

Modern insan çoğu zaman sevgiyi bile denetlemek ister; itaatkâr zararsız ve evcilleştirilmiş ilişkiler arar. Oysa Brenin evcilleşmez.

Rowlands bize karşımızdaki canlıyı tamamen kendimize benzetmeden de birlikte yaşayabileceğimizi anlatır. Böylece kitap yalnızca hayvan sevgisini değil, tahakküm kurmadan ilişki geliştirme biçimini, imkanını tartışır.

Benim de hayatımda bir köpek var: Koko. Koko ile yaşamak hiçbir zaman Brenin kadar zorlu bir mesele değil.

Koko ile benzer yanlarımız var.

Koko 2015 yılında Ankara’dan İzmir’e “tayin oldu”. Ben de yıllar önce Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi’ne Ankara’dan geldim. Koko önemli bir görev için tayin olmuştu. Yaşlılıktan kaynaklanan hastalıkların tedavi edildiği geriatri servisinde Türkiye’de ilk kez bir köpek görev yapacaktı. Ankara Gümrükler Genel Müdürlüğü Narkotik Bölümünde özel eğitim alan Koko resmi yazışmalar ve gerekli izinler alındıktan sonra İzmir’e, Dokuz Eylül Hastanesi’ne geldi. Koko’yu getirten başhekimin amacı yaşlı hastaların bir köpek ile temas ederek neşelenmeleri ve kendilerini iyi hissetmelerini sağlamaktı. O yıllarda dünyada hayvan destekli terapi uygulamaları giderek yaygınlaşıyordu. Özellikle yaşlı hastalarda, demanshastalarında ve çocuk servislerinde hayvanlarla kurulan temasın kaygıyı azalttığı, yalnızlık hissini hafiflettiği ve insanları hayata bağladığı biliniyordu.

Koko gazetelere haber oldu: “Koko kalp krizi riskini düşürecek.”

Yaşlı hastalar Koko’yu sevecek, okşayacak onunla ilişki kuracaklardı…

Maalesef hikaye planlandığı gibi ilerlemedi. Yaşlı hastalar Koko’dan ürktüler. İstemediler onu. Belki alışık değillerdi. Belki bu toplum insanlara hayvanlardan korkmayı öğretmişti. Zaten hastaneler “steril” ve duygusuz mekanlardı.

Başhekim Koko için hastane bahçesine bir kulübe yaptırdı. Koko orada yaşamaya başladı. Kliniğe alınmıyordu. Hayvanseverler olarak öğle aralarında onu görmeye gidiyorduk. Bölüm sekreteri Koko ile çok ilgileniyordu. Bazen hafta sonları eve götürüyorduk.

Sonra başhekim değişti…

Yeni gelen yönetim duruma el koydu: “Hastanede köpek olmaz, gönderin bunu.” Kokoüniversiteden atıldı. Ben de Koko’yu alıp eve götürdüm… Bizim ailenin yeni üyesi oldu.

Yıllar sonra “Barış Bildirisi”ni imzaladığım için ben de üniversiteden atıldım. Bazen hayat tuhaf simetriler kuruyor. Önce Koko sonra ben üniversite için gereksiz bulunmuş kapının önüne konulmuştuk.

Yeri gelmişken hatırlatmakta fayda var. 2016 yılında yayımlanan ve imzacıları arasında yer aldığım “barış bildirisi” Kürt meselesinde iktidarı yeniden çözüm sürecine, barışa davet eden bir metindi. Binlerce akademisyen bu nedenle kamu görevinden ihraç edildi.

Bir metne imza attık. Bir cümle kurduk: Barış.

Yıllar içinde kimimiz görevine dönebildi. Kimimiz hala dönemedi. Kimimiz hiç atılmadı. Bu farklılığın hiçbir hukuki açıklaması olmadı…

Hannah Arendt şunu söyler: Totaliter düzenler hukuku tamamen ortadan kaldırmaz. Onu öyle bir hale getirir ki, hiçbir şeyi belirlemez olur.

Şimdi düşünüyorum: Bu ülkede yalnızca insanlar değil, şefkat de cezalandırılıyor. Koko’yudüşünüyorum. Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi’nde yaşlı hastalar için terapi köpeği olarak işe alındı. Bir köpek, bir hastane, bir temas ihtimali… Ama sonra yönetim değişti. Koko tek bir cümle ile atıldı: “Hastanede köpek olmaz.” Önce Koko sarı zarf aldı, sonra ben…

Egemenler hangi hayat biçimlerine tahammül etmezler? Bir köpeğin hastane koridorunda dolaşmasına, bir akademisyenin barış demesine, bir insanın köpeğine evladım demesine… Hangisine?

Koko’ya sarı zarf geldiğinde cümle kısa ve netti: “Hastanede köpek olmaz.” Bana gelen sarı zarf biraz daha uzun yazılmıştı. Ama özeti aynıydı: “Bu kurum sizin gibi birini istemiyor.“Biri İngiliz terrier kırması, bir diğeri genel cerrah. Aynı kaderi paylaştık.

Koko’yla bu meseleyi uzun uzun konuşmadık. O, hukuk teorisine pek ilgi duymuyor. Arendtde ilgisini çekmedi…

Ama sistemin nasıl çalıştığını sezgisel olarak benden daha iyi anlamış olabilir…

Dürüst olmak gerekirse, ihracı benden daha olgun karşıladı. Ben öfkelendim, kırıldım, uzun süre insanlardan uzaklaşmak istedim.

Koko ise klasik bilge tavrıyla yaklaştı meseleye: “Mama varsa hayat devam eder.” İşin şakası bir yana, o zor günlerde bana çok yardım etti, yoldaş oldu ve terapi görevini yerine getirdi.

İnsanın hayatından sürülmesi kolay hazmedilmiyor. Yıllarca emek verdiği yer bir sabah ona: “Sen artık buraya ait değilsin” diyor. Hayat darmadağın oluyor; meslek, geçim derdi, sağlık güvencesi, alışkanlıklar, gündelik ritim, aidiyet duygusu, hatta insan ilişkileri…

Koko için ben yine bendim; ne ihraç edilmiş akademisyen, ne “sakıncalı” vatandaş… Sadece, birlikte yaşadığı, yürüyüşe çıktığı insan...

Gece sessizliğinde yanıma gelip kafasını dizime koyması, birçok insanın kurduğu büyük cümlelerden çok daha iyi geldi bana. Koko bana “Gerçek sadakat senin başarılarına değil, varlığına bağlı” dedi.

Bu ülkede barış demek sürgün sebebi, köpeğine evladım demek aileye/ millete ihanet…

İktidar yalnızca siyasal muhalefetten değil, öngörülemeyen şefkat biçimlerinden de mi rahatsız oluyor acaba?

Hayvanlarla klasik otorite biçimlerinden farklı bir etik zeminde; itaat değil, karşılıklılık; mülkiyet değil, tahakküm değil; birlikte yaşam ve bakım ilişkisi kurmak bir aile olmak değil midir?

Bir köpeğe evladım diyebilmek, bir mülteci ile dayanışmak, bir Ermeni’nin acısını duyabilmek, bir Kürt’ün eşitliğini savunmak, bir Alevi’nin korkusunu anlayabilmek, LGBTİ+ bireylerin yaşam hakkını savunmak; bütün bunlar aynı yerde kesişir: Egemen normun dışında kalmakta.

Dolayısıyla azınlık hissi yalnızca nüfus oranıyla ilgili değildir. Tanınma, eşit görülme ve meşruiyet hakkıyla ilgilidir.

Atıldıktan sonra çalışmak için İstanbul’a gittim. İstanbul’da, bir kiralık daire buldum. İçinde yaşanacak güzel gibiydi. Eşime haber verdim. Koko’yu alıp İzmir’den geldi. Daireyi gördü. Tamam, taşınıyoruz, dedi. Ev sahibinin avukatı ile kira sözleşmesi için görüştüğümüzde “Evde köpek olamaz” şartı ile karşılaştık. Sadece bir şart da değilmiş bu. Neredeyse bir yasa gibi yazılmıştı. Hatta “tapuya işlendi” dediler. Doğru muydu, değil miydi hâlâ bilmiyorum.

Neyse, evi kiralayamadık…

Otoriter düzenler yalnızca insanları ihraç etmez, hayatı da ihraç eder: Teması, yakınlığı, şefkati, birlikte yaşam ihtimalini…

Geriye steril duvarlar kalır.

Yaşamı dışlayan, yalıtan, salt bariyer olan o duvarların içindeki insanlar, giderek birbirine benzeyen, ama birbirine dokunamayan varlıklara dönüşür.

Koko hiçbir zaman yalnızca bir köpek olmadı benim için. O, hastane koridorunda dolaşan küçük bir etik itirazdı. İnsanın yalnızca tedavi edilmesi değil, anlaşılması, dokunulması, yalnız bırakılmaması gerektiğini hatırlatan sessiz bir canlıydı.

Koko’nun temsil ettiği şey yalnızca hayvan sevgisi değil, başka türlü bir hayatın olabileceğinin iddiası ve göstergesidir.

Ona bu başka hayatı borçluyum.

Evladım. Dostum. Yoldaşım. Canım. Kokom...