Türkiye’nin siyaset ve para ilişkisini yeniden konuşmak zorunda olduğu kritik bir dönemden geçiyoruz. Susurluk süreci, 17-25 Aralık soruşturmaları, Sedat Peker'in kamuoyuna yansıyan iddiaları ve son dönemde CHP'li belediyelere yönelik soruşturmalar Türkiye'de siyaset-finans ilişkisini yeniden konuşmayı zorunlu kılıyor.

Aslında herkes her şeyi biliyor. Adaylık süreçlerinde dönen paraları, ihale ilişkilerini, belediye çevresindeki rant ağlarını, parti içi klikleri, medya-finans-siyaset üçgenini, akademideki torpil mekanizmalarını, tarikat-cemaat-siyaset ilişkilerini, iş insanlarının neden bağış yaptığını…
Tüm bunlar çoğu zaman yalnızca fısıltı olarak kalıyor ya da biraz konuşulup en kısa zamanda üstü kapatılıyor.
Bugünlerde muhalefet belediyelerine yönelik operasyonlar topluma, siyasette temizlik döneminin başlatıldığı şeklinde sunuluyor. Oysa gerçek değişim, tutuklayıp baskı ile itirafçı yaparak ya da iktidarın siyasi kontrolünde bir mahkemede yargılayarak değil, kolektif konuşma cesaretiyle başlar,toplumun hesap sorması ile topluma hesap verme ile başlar.
En büyük çürüme, yolsuzluğun varlığı değil, yolsuzluğun normalleşmesidir. İnsanlar yolsuzluklar karşısında artık şaşırmıyor. Her sohbette tekrarlanan “zaten hepsi yapıyor” cümlesi adeta anayasa maddesi haline gelmiş durumda.
Türkiye’de siyaset finansmanı sorunu uzun süredir yarı görünür, yarı inkâr edilen bir alan. Resmi söylemde “halk iradesi”, “parti örgütü”, ”aday belirleme süreçleri” konuşuluyor; ama kulislerde hemen herkes bazı adaylıkların ciddi para, ilişki ağı, müteahhit desteği, medya bağlantısı ya da ekonomik güç sayesinde olduğunu biliyor. Sorun yalnızca tek tek kişilerin yolsuzluğu değil, çok daha büyük ve yapısal sorunlar var. Partilerin finansmanı şeffaf değil, aday belirleme süreçleri demokratik değil, siyaset çok pahalı bir faaliyet haline gelmiş durumda, belediye başkanlığı özellikle büyük şehirlerde devasa rant ve ihale ağlarıyla iç içe geçmiş halde, milletvekilliği bile çoğu zaman ekonomik sermaye gerektiriyor.
Türkiye’de seçim kampanyalarının gerçek maliyetleri, adayların finansman kaynakları ve parti içi harcamalar kamuoyuna açık değil. Belediye ihaleleri, imar kararları ve kamu alımları etrafında oluşan ekonomik ağlar uzun yıllardır hem gazetecilerin hem Sayıştay raporlarının hem de yargı dosyalarının konusu ama değişen bir şey olmuyor.
Belediye başkanlığı özellikle büyükşehirlerde devasa rant ve ihale ağlarıyla iç içe geçti. Kentsel dönüşüm projeleri, imar planı değişiklikleri, büyük altyapı yatırımları, reklam alanları, ulaşım ihaleleri ve belediye iştirakleri yalnızca kamusal hizmet üretmiyor; aynı zamanda büyük ekonomik kaynakların dağıtıldığı alanlara dönüşüyor. Bu nedenle belediye başkanlığı ekonomik güç mücadelesinin merkezine yerleşmiş durumda.
Türkiye'de siyasi partilerin gelir-gider tabloları açıklansa da seçim kampanyalarının gerçek maliyeti, adayların kişisel harcamaları, üçüncü kişiler tarafından yapılan destekler ve yerel düzeyde yürütülen kampanyaların finansmanı görünmez durumda. Bir belediye başkan adayının seçim kampanyasının gerçekte ne kadara mal olduğu, bu paranın kimler tarafından karşılandığı ve seçimden sonra bu desteklerin herhangi bir karşılığı olup olmadığı kamuoyu tarafından bilinmiyor.
Özellikle büyükşehir belediyeleri; imar planı değişiklikleri, kentsel dönüşüm projeleri, ulaşım ihaleleri, reklam alanları, iştirak şirketleri ve sosyal yardım bütçeleri nedeniylemilyarlarca liralık ekonomik hacimler yönetiyor. Bu durum siyaset-sermaye ilişkisini sürekli besliyor.
Yıllardır tartışılan vakıf, dernek ve tarikatlara aktarılan kamu kaynakları, belediye protokolleri, kamu arazilerinin tahsisi ve çeşitli destek mekanizmaları siyasetin ekonomik boyutunun önemli parçalarıdır. Kamu ihaleleri, ruhsatlar, teşvikler ve imar kararları ile iş adamları siyasetin göbeğinde yer alırlar.Bu mesele sadece bir partiye özgü de değil. İktidar partisi için de muhalefet için de yıllardır benzer iddialar dolaşıyor. İktidar alanı büyüdükçe ekonomik hacim ve güç ilişkileri de büyüyor.
Şunun altını çizmek önemli: Muhalefetin “biz farklıyız” iddiası varsa, çok daha yüksek bir etik standart göstermesi gerekir. Toplum, çoğu zaman sistemin gerçek yüzünü bağımsız denetim mekanizmaları sayesinde değil, iktidar ortakları birbirleriyle kavga ettiğinde görebiliyor. Suçlamalar, ifşalar veya itiraflarda da ahlaki yüzleşmeden ya da toplumun hesap sormasından değil siyasilerin kendi aralarındaki güç savaşlarından çıkıyor.
Bazılarının baskı altında sıkışınca, utanç içinde “itirafçı” olması toplumu temizlemeye yetmez. Çünkü bu itiraf hakikatin değil, güç savaşlarının ürünüdür. Türkiye’nin ihtiyacı olan bireysel pazarlık itirafları değil, ülkeyi gerçek bir katarsise götürecek büyük bir yüzleşme dalgasıdır.
Siyasiler yalnızca rakiplerini değil, kendi mahallesini, kendi partisini, kendi ilişkilerini de konuşmak zorunda. Ancak, böyle bir yüzleşme olduğu zaman, toplum sorunun birkaç “çürük elma” değil, çürümeyi olağan karşılayan ve normalleştiren kendisinin de bir parçası olduğu, ‘sistem’olduğunu anlayacaktır.

Yolsuzlukla Mücadele Değil Siyasi Tasfiye

Bu yozlaşmış düzen şimdi de bizi çok daha ağır bir siyasal karmaşaya sürüklüyor. Muhalefet, ağır operasyonlarla, yargı baskısıyla, medya kuşatmasıyla ve kriminalize edilerek yok edilmeye çalışılıyor. İktidarın yıllardır kurduğu rant, ihale, parti-devlet-sermaye düzeni ortadayken yalnızca muhalefetin hedef alınması, siyaset finansmanının temizlenmesi ya da ahlaki bir temizlik değil, siyasal tasfiye operasyonudur. Eğer belediyelerde yapısal bir yolsuzluk düzeni varsa, bunun yalnızca bir partinin yönettiği belediyelerde ortaya çıkması hayatın olağan akışına uygun değildir. Belediyeler aynı ihale mevzuatına, aynı imar yetkilerine, aynı bütçe mekanizmalarına ve benzer ekonomik ilişkilere tabidir. Bu nedenle sorun gerçekten sistematik ise denetimin de soruşturmaların da bütün belediyeleri kapsaması gerekir. Yalnızca muhalefet belediyelerine yönelen operasyonlar, ister istemez bunun yolsuzlukla mücadeleden çok, siyasi bir tasfiye operasyonu olduğunu gösteriyor.
Mesele, bundan dolayı iki yönlüdür.
Bir yandan iktidarın kurduğu büyük yağma düzeni teşhir edilmelidir. Öte yandan muhalefet de “bize saldırıyorlar” diyerek kendi içindeki kirlenmeyi görmezden gelemez. Çünkü demokratik mücadele yalnızca iktidara karşı olmakla değil, kendi mahallesindeki çürümeye de karşı çıkmakla gerçek olur.
Tabii ki nihai çözüm, siyasetin sermayeden ve ranttan tamamen kurtulmasıdır. Ancak, bugünün görevi acildir. Siyasetin finansmanı şeffaf hale gelmeli, adaylık süreçleri demokratikleşmeli, belediye ve parti ekonomileri kamu denetimine açılmalı, her partide para-siyaset ilişkisi ifşa edilmelidir.
Dünyada bunun örnekleri var. İtalya’da 1990’ların başındaki Temiz Eller soruşturmaları siyasetçileri ve siyasetin finansman modelini tartışmaya açtı. Brezilya’da Oto Yıkama soruşturmaları kamu ihaleleri ile siyaset arasındaki ilişkiyi görünür kıldı. Bu süreçler bütün sorunları çözmedi; ancak siyaset finansmanının demokrasi için temel mesele olduğunu toplumun gündemine taşıdı.
Türkiye’nin de ihtiyacı muhalefeti yok etmeye odaklanan geçici operasyonlar değil, kalıcı kurumsal şeffaflıktır.Siyasetin finansmanı şeffaf olmadıkça seçimler yapılabilir; ama gerçek anlamda demokratik temsil kurulamaz.