Türk futbolu, her yaz aynı tiyatro sahnesini kurar, aynı ezbere perde açar ve her seferinde gişede hasılat rekoru kıracağını sanan saf bir topluluğun trajikomik telaşıyla kavrulur.
Borç büyür, kılıflar uydurulur, bütçeler delinir; fakat sıra imzalara geldiğinde, dökülen rakamlar bir anda Londra’yı, Madrid’i kıskandıracak bir kudretle havada uçuşur. Çünkü bizde transfer, bir akıl ve planlama işi değil; ruhu okşayan, kalabalıkları coşturan, koca bir yazın sessizliğini bozan devasa bir gösteridir.
Avrupa’da futbol bir mühendisliktir; veri analitiğiyle, yaş projeksiyonlarıyla, uzun vadeli stratejilerle örülü soğuk ama sürdürülebilir bir akıldır. Türkiye’de ise transfer, çaresizliğin makyajı, tükenen umutların lüks ambalajıdır. Aynı toprağın, aynı yeteneğin çocuğu Atlas Okyanusu’nun öbür yakasında sistemin tıkır tıkır işleyen sessiz bir dişlisi olurken, bizim limanlarımıza yanaştığında bir anda omuzlarında koca bir şehrin yükünü taşıyan “proje kurtarıcı” rolüne bürünür. Fiyatı şişer, beklentisi göğe erer, fakat ne hikmetse sahaya indiğinde ayaklarındaki pranga değişmez.
Taraftar birkaç hafta manşetlerle avunur, yönetim koltuğunu biraz daha sağlamlaştırır, medya yaz aylarının ölü toprağını bu suni güneşle üzerinizden atar. Lakin güneş batar, perde iner; geriye sahne ışıklarının altındaki çıplak gerçeklik ve borç batağındaki kulüp binaları kalır. Çünkü futbol, yapılan gala gecelerinden, havaya atılan imza formalarından ve dijital etkileşimlerden tamamen bağımsızdır; o sadece adaleti ister.
Bu coğrafyanın kaderi mi sanırsınız bu ezber döngü?
Gelin, uzağa gitmeyelim; Körfez’in tuzlu rüzgârına, asırlık çınarların köklerine bakalım.
İzmir’in sokaklarında yürüyün; Altay’ın siyah beyaz asaletiyle, Altınordu’nun o meşhur futbol fabrikası hayaliyle, Karşıyaka’nın kaf kaf sesleriyle inlettiği o coşkulu tribünlerin bugün hangi enkaza teslim edildiğini görün. İzmirspor’un, Bucaspor’un tarihe kazınan o asil armaları, bir zamanlar bugünkü devlerin akıl almaz harcamalarına taş çıkartacak bir ruhla top koşturuyordu. Şimdi o kulüplerin her biri, geçmişte atılan o “gösterişli” adımların, ayağını yorganına göre uzatmamanın, günü kurtarmak adına yarını feda etmenin en ağır faturasını ödüyor.
İzmir, Türk futbolunun hem en büyük aynası hem de en acı mabetidir; gösterinin bitip faturanın kesildiği o ıssız sabahın resmidir.
Eğer bu topraklar yeniden kendi evlatlarına, kendi öz kaynaklarına ve akla dayalı bir düzene dönmeyecekse, her yaz kurulan bu sahte masallar bizi utancın ve borcun başka bir perdesine taşımaya devam edecektir. Kulüplerimiz transferi bir vitrin süsü, bir ego tatmini ya da günü kurtarma operasyonu olmaktan çıkarıp bir akıl ve strateji aracı kılmadığı sürece, bu acıklı melodi dillerden düşmeyecektir.
Unutmayın; sahne söner, kalabalık dağılır, borç baki kalır. Ve nihayetinde futbol, oynandığı toprağın affetmez yasasını hatırlatır: Hesabını vermediğiniz hiçbir ihtişam, yarının enkazından kaçamaz; fakat kaybedilen her ruh, ancak gerçeğin aynasına cesaretle bakıldığında yeniden can bulur.
Şimdi size sormalı: Bu görkemli illüzyondan uyanmak için daha kaç asırlık çınarın devrilmesi gerekiyor?