Kırmızı halılar, havalimanı törenleri, “dünya yıldızı” kisvesi altında kulüplerin iki yıllık bütçesini tek bir kalemde tüketen devasa sözleşmeler... Trabzonspor’un Muhammed Salah hamlesi etrafında kopan fırtına, yıllardır Süper Lig’in boynuna dolanan iflas ilacının ta kendisidir. Salah harika futbolcu mu, kelimenin tam anlamıyla öyle.
Peki Türkiye’ye gelmesinin Türk futboluna gram faydası var mı? Koca bir sıfır!
Sadece Trabzonspor mu? Galatasaray’ı, Fenerbahçe’si, Beşiktaş’ı...
Anadolu’nun dört bir yanındaki kulüplerimiz borç batağında yüzerken, parayı yeşil sahanın öz evlatlarına değil, parıltılı ama batan projelere yatırmaya devam ediyoruz. Gencecik Türk çocuklarının hayallerine, tesislerine, altyapılarına akıtılması gereken o devasa meblağlar, bir avuç menajerin cebine ve kulüplerin cenaze namazına harcanıyor.
Sonra da “Neden geriye gidiyoruz?” diye kahroluyoruz. Milli Takım’a bir bakın. Sahada ter döken çocukların ezici çoğunluğu Avrupa’da doğmuş, o coğrafyanın disipliniyle ve altyapısıyla yetişmiş. Türkiye topraklarında pişen kaç tane yıldızımız var? Bir tek Arda Güler; o da zaten kalitesini Real Madrid’in mutfağında parlattı. Çoğunun Türkçesi bile doğru düzgün değil. Nerede o 2002’nin efsane jenerasyonu?
O kadrodaki her bir çocuk bu ülkenin toprağında, mahalle aralarında yetişmişti de Dünya üçüncülüğünü bu millete hediye etmişti. Bugün “Bizim Çocuklar” diye ortalığı inlettik, sonuç ortada. Süper Lig’imiz dünyadaki tüm emekli ya da doymuş yıldızların geçiş kampına dönerken, milli takımımız 2026 FIFA Dünya Kupası’ndan erken havlu atanlardan oldu.
Bu tablonun en büyük müsebbibi, yıllardır Türk futbolunun damarlarına aşılanan zihniyet ve ucube yabancı sınırlamalarıdır. Son olarak başımıza gelen “10+4” belası, kulüplerin ellerini kollarını bağlayan bir prangadır. Bu kuralın zorlamalarıyla kurulan kadrolarla Avrupa’da kupa kaldırmak hayalden öteye geçemez. Yerli statüsünü arkasına alan kulüpler, piyasa değeri bir liralık oyuncuya beş lira ödemek zorunda kalıyor.
Bu mesele artık yalnızca futbol meselesi değil; her yıl on milyonlarca euronun bu şekilde buharlaşması, ülke ekonomisi açısından da ciddi bir yaradır.
Çözüm 10+4 gibi yapay formüllerde değil; “Türk kuralında” yatıyor. Bu mesele, kulüpleri altyapı üretmeye mecbur bırakmaktan geçer. 21 kişilik maç kadrosuna en az 5 U23 Türk futbolcu yazılması zorunluluğu getirirseniz, işte o zaman kulüpler alt yapısına yatırım yapmak zorunda kalır. Kulüplerimizin borç batağında yüzmesinin, milli takımımızın küçülmesinin tek çaresi milyonları yabancıların kucağına atmak değil, kendi evlatlarımıza yol açmaktır.
ARADA KAYNAMASIN!
Önce yapay zekâ sandım, tam yapanları ayıplayacaktım ki sonradan bunun yapay zekâ değil, gerçek olduğunu öğrendim…
Karşımızdaki isim TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu. Başkanın 2024’te, TFF Başkanlığına aday olduğu dönemde hakemlere ilişkin sarf ettiği sözler, Amedspor-Trabzonspor maçı öncesinde yeniden alevlendi: “Eğer Trabzonspor ile Diyarbakırspor oynuyorsa, cüzi de olsa bir takdir hakkın varsa o takdir hakkını Diyarbakırspor’dan yana kullanacaksın.”
Futbolda tarafsızlığın en üst düzeyde korunması gereken makamdan gelen bu ifade, skandalın ötesinde bir itiraftır. Bu ülkede bir TFF başkanı, iki futbol takımı maç yaparken bir taraftan yana takdir hakkı kullanın diye açıkça sesleniyor! Ve buna da adalet diyor! Biz bu ligin sportifliğine, hakemlerin dürüstlüğüne nasıl itibar edeceğiz? Derbilerde, şampiyonluk yarışında veya küme düşme hattındaki maçlarda da bir takım lehine karar verilsin diye hakemler tembihlendi mi, yoksa tembihlenecek mi?
Kısacası, ülke futbolunda bu sistemsizlik ve liyakatsizlik hakimse, o yüz milyonlarca euroluk transferler niye? Bu söylemlerin ardından ne Merkez Hakem Kurulu’na ne de Türkiye Futbol Federasyonu’nun tarafsızlığına olan inanç kalmıştır. Bu şartlar altında ne futbolumuz gelişir ne de bu ligin marka değeri bir adım ileri gider. Şapkamızı önümüze koymanın vakti çoktan geçti, kalanı ise sadece hezeyandır.