Körfez’in asi esintisi bu kez Gürsel Aksel’in çimlerine değil, doğrudan yönetim katına çarpıyor. Göztepe tribünleri, Türk futbolunun ezber bozan o asil damarından yine çok konuşulacak bir manifesto yayımladı.
Bu akşam Gaziantep FK karşılaşmasının ilk beş dakikasında tribünlerin boş kalacak olması, öyle ucuz bir küskünlük değil; “Biz bu kulübün sahibiyiz” diyenlerin uyarı çanıdır. Yaz transfer sezonunun sancıları, kadro eksikleri ve sahada çekilen acılar tabiatı gereği taraftarın canını yakıyor. Yönetim masasındaki planlamayla sahadaki gerçeklik örtüşmeyince, sarı-kırmızılı sevdalılar ilk beş dakikalık sessizlikle yönetime net bir sarı kart gösteriyor.
Dakika beş olduğunda ise o kortej merdivenleri tırmanırken gür bir sesle haykıracak: “Göztepe bizimdir, bizim kalacak!”
Ancak bu açıklamanın asıl altı çizilmesi gereken yeri, sadece transfer bilançosu değil. Taraftarın “yalnız bırakıldık” haykırışı; İzmir’in sivil toplumuna, iş dünyasına ve yerel yöneticilere yöneltilmiş ağır bir sitemdir. Deplasman yollarında kendi imkânlarıyla bu armanın peşinden koşan büyük camia, ne yazık ki kentin önde gelenlerinden beklediği omuzu göremiyor.
Metnin en akılcı taraflarından biri şüphesiz siyaset vurgusudur. Göztepe tribünleri, kulübün adının günlük siyasi tartışmaların kurbanı edilmesine kesin bir set çekiyor. Tribünlerde futbol sevgisinin dışındaki her türlü slogana kapıyı kapatmak, kulübü koruma refleksinin en olgun halidir. Hukuki süreçler üzerinden bu şanlı camiayı töhmet altında bırakmaya kalkışanlara verilen “Haddinizi bilin, bu camiayı lekeleyemezsiniz” cevabı da işin vicdani omurgasını oluşturuyor.
Tüm bu haklı isyanlar neyi anlatıyor peki? Metnin finalindeki o cümle her şeyi özetliyor aslında: “Takımımızın ve teknik heyetimizin yanında olmaya, desteğimizi her koşulda sürdüreceğiz.” Göztepelilik budur; sevdasını eleştirecek kadar cesur, sahip çıkacak kadar yürekli olmak. Pazartesi akşamı o ilk beş dakikanın sessizliği, 90 dakikalık tezahürattan çok daha gür yankılanacak. Yönetim bu sesi iyi duymalıdır.
Ve gelelim halı altına süpürülen o büyük gerçeğe: Tribünde siyaset meselesi.
“Tribünde siyaset olmaz” lafı, Türk futbolunun en konforlu klişesidir. Kâğıt üzerinde makul steril kalmasını beklemek sosyoloji bilimine aykırıdır.
Sokaktaki insan tribüne girerken kimliğini kapıda bırakmaz.
İşin ikiyüzlülüğü ise tanımındaki seçiciliktir. Bir tribün milli bayramları kutladığında ya da resmi söylemlere omuz verdiğinde bu durum “siyaset üstü” sayılır. Ancak aynı tribünler ekonomik gidişatı eleştirdiğinde ya da yönetimleri istifaya çağırdığında aniden “tribüne siyaset bulaştırmakla” suçlanır. Çelişki nettir: Siyaset, sadece egemen düzene ters düştüğünde yasaktır.
Futbolun kendisi zaten baştan aşağı siyasidir. Başkan profilleri, milyarlık yayın ihaleleri, kamu kaynakları ve vergi afları ortadayken, oyunun asıl sahibi olan taraftara “Sen sesini çıkarma” demek adaletsizliktir. Küfür ve şiddet içermeyen her sosyal veya siyasi eleştiri, oyunun yaşayan bir organizma olduğunu kanıtlar.
Özetle; tribünde siyaset dün de vardı, bugün de var, yarın da olacak. Hayatın merkezindeki bir olgudan siyaseti ve hayatın gerçeklerini söküp atmaya çalışmak, futbolun ruhunu boşaltmaktan başka bir şey değildir.