‘’12 Ocak 1924 Atina,
Sayın Başkan,
Yaklaşık yedi asır boyunca Yakın Doğu’nun tamamı ve Orta Avrupa’nın büyük kısmı kanlı savaşlara sahne oldu. Bunun temel sebebi, Osmanlı İmparatorluğu ve onun sultanlarının mutlakiyetçi yönetim sistemiydi. Hristiyan halklara boyun eğdirilmesini kaçınılmaz olarak takip eden Haç’ın Hilal’e karşı din savaşları ve ardından da özgürlüklerine düşkün bütün halkların başarılı diriliş hareketleri, Osmanlı İmparatorluğu sultanların etkisinde kaldığı sürece daima devam eden bir tehlike ortamıydı. Mustafa Kemal Paşa’nın milli hareketinin rakiplerine galip gelmesiyle 1923’de kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bu belirsizlik ve hoşgörüsüzlük devletine kesin bir son verdi. Hakikaten, bir milletin hayatında bu kadar kısa bir zamanda bu kadar köklü bir değişiklik nadiren gerçekleştirilebilmiştir.
Hukuk ve dinin birbirine karıştırıldığı dini bir rejim altında yaşayan, çöküş halindeki bir imparatorluk tamamen hayat ve canlılık dolu modern bir ulus devlete dönüştürüldü. Büyük reformcu Mustafa Kemal Paşa’nın sağladığı hızla, sultanların mutlakiyetçi rejimi sona erdirildi ve devlet tamamen laik oldu. Haklı olarak medeni milletlerin en ön saflarında yer almaya büyük istek duyan bütün millet, gelişmeleri benimsedi. Fakat barışın sağlamlaştırılması, etnik Türk kimliğinin baskın olduğu devletin şu günlerdeki haline dönüşmesine yol açan inkılaplarla birlikte yürütüldü. Hakikaten, Türkiye diğer milletlerin meskûn olduğu illerini hukuka uygun bir şekilde kaybetmiş olmayı kabullenmede tereddüt etmedi ve anlaşmalarla belirlenen siyasi ve etnik sınırlardan razı olup Yakın Doğu için gerçek bir barış dayanağı haline geldi.
Türkiye’yle sürekli devam eden anlaşmazlıkların neticesinde asırlarca kanlı savaşlara sürüklenmiş olan biz Yunanlılar, Osmanlı İmparatorluğu’nun halefi olan bu ülkede gerçekleşen derin değişikliğin etkilerini ilk hissedenler olduk. Küçük Asya felaketinden hemen sonra, savaştan bir ulus devlet olarak yeniden doğan Türkiye’yi anlama fırsatını fark ederek ona elimizi uzattık ve o da samimiyetle karşılık verdi. Samimi barış arzusuyla dolu olduklarında, en derin farklılıklara sahip halkların bile tekrar yakınlaşabileceklerini gösteren bu yeniden birbirimize yakınlaşma faaliyeti, hem iki ülke için, hem de Yakın Doğudaki barışı sürdürmek için faydalı oldu. Barışı tesis etmek için yapılan bu paha biçilmez katkıyı gerçekleştiren kişi, elbette Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’dır.
Bu yüzden 1930 Yunanistan Hükümeti’nin lideri olarak, Türk-Yunan anlaşmasının imzalanmasının Yakın Doğu’nun barışa doğru yürüyüşünde yeni bir dönemi başlattığı şu zamanda, Mustafa Kemal Paşa’nın Nobel Barış Ödülü’ne sahip olmanın ayırt edici itibarıyla ödüllendirilmesini teklif etmekten onur duyarım.
Saygılarımla.
E.K. Venizelos”
***
Türk ya da Yunan fark etmez, varlığını düşmanlığa, boğazlaşmaya, kana kine bağlarken, emperyalizmin ve silah tüccarlarının uşaklığını yaptıklarını anlamayan ne kadar faşist, ırkçı, yobaz varsa. Hiç kuşkusuz bu mektubun anımsatılmasına diş bileyecektir. Ama fakat lakin onlar, “Sen 9 Eylül dersin iki kelime / Ben onurlu bir halk anlarım” diyerek söze başlayan bu arkadaşınızı zerre kadar ilgilendiremeyecektir.
Hrisostomos Kalafatis gibi yobaz ırkçılar, Yangın Taburları, emperyalizmin uşaklığı, kiralık katilliği vb vs vd Venizelos bunlardan niye söz etmemiş diye sormak doğru ve fakat bu büyük centilmenliği unutmak kadar eksik kalacaktır. Tıpkı Teselyalı Çoban Mihail’in ölüsüne –Nazım Hikmet’in dizeleriyle- “Seni biz değil, buraya gönderenler öldürdü seni” diyen Nurettin Eşfak’ın Başkomutanını, Karşıyaka’da önüne “Yunan Bayrağı” serilince, “Kaldırın şunu, bir yanlış başka bir yanlışla düzeltilemez!” diyen, Çanakkale’de kalan “gâvur çocuklarını” “Sizler artık bizim evladımızsınız” diyerek bağrına basan GAZİ’yi anlamamak gibi. 9 Eylüller düşmanlığı körüklemek için değil, “Bir daha asla!” diyerek, antiemperyalist kararlılıkla, “Yurtta Barış, Dünyada Barış” duruşu ve onuru ile kutlanır. Sahi, siz nasıl kutladınız?