Ganyan Selami aradığında saat çoktan 23.00’ü geçmişti. Merakla açtım telefonu.
-Abi rahatsız ettiğimi biliyorum ama çok mutlu olacağın bir haber vereceğim.
-Ulan yoksa ÖTV mi kaldırıldı?
-Yok yok abicim! Daha da güzeli. Yarınki at yarışı için müthiş tüyolarım var. Gidelim mi?
Bizim Selami, 40’ından sonra at yarışına merak sarmış bir arkadaş. Deneyimsiz ama çok bilmiş. Altı aylık seyisliği olup kırk yıllık at boku eşeliyor da diyebiliriz. Epeydir bana sözü vardı. Sağlam bir tüyo ile birlikte Şirinyer Hipodromu’na gidip tonla para kazanacaktık. “Tonla para kazanma” kısmına inanmasam da hipodroma gidip koşuları izlemeyi çok istiyordum. Bunca senelik İzmirli olmama rağmen nedense hiç görmemiştim.
Ertesi gün sözleşip Şirinyer yolunu tuttuk. Selami benden kaptığı bin liranın üzerine küçük bir katkı payı ekleyerek ilk koşu için hemen gidip tüyosunu aldığı kuponu doldurdu. Kopgel Kız’a (atın adı böyle valla) yatırmış bütün paramızı.
Önce padok denilen yere götürdü beni. Atlar yarış öncesinde burada dolaştırılıp arz-ı endam ediyormuş. Mankenlerin turladığı podyum gibi düşünebilirsiniz. Ben bir yandan bizim ata (Kopgel Kız yani) bakarken diğer taraftan hipodromun genel havasını koklamaya çalışıyorum. Çok ilginç. Etrafta sadece erkekler yok. Çoluk çocuğu toplayıp ‘pikniğe’ diye at yarışına getiren adamların sayısı hayli fazla. Kadınlar çocuklarıyla vakit geçirip top oynarken adamlar da rakı içip yarım saatte bir yarışa koşuyor.
Çevreyi incelemeyi bırakıp yeniden podyu… pardon padoka döndüm. Üzerinde 5 numaralı formayı taşıyan atımıza baktım sevgiyle. Ama sanki yarış kazanacak hali yok gibi. Hatta yıkılmadım ama ayakta durasım yok havasında bile diyebiliriz. Hemen dürttüm Selami’yi.
-Oğlum bu mu sağlam tüyo?
-Hiç merak etme abicim. İstanbul’dan geldi bu at. Safkan Arap. Yavuzhan’ın kuzeninin torunu.
Adam kendi amca çocuklarını tanımaz, atın yedi göbek sülalesini biliyor.
-İstanbul’dan gelen eşek 40 gün at gibi gezermiş. Bize öylesi denk geldi sanırım.
-Kırılıyorum ama.
-Şaka şaka!
Neyse geçtik yarışları izleyebileceğimiz uygun bir yere. Şirinyer Hipodromu müthişmiş gerçekten. Çok eski olduğunu duymuştum ama Türkiye’deki düzenli ilk at yarışlarının burada olduğunu bilmiyordum. Ta 1856’da. Boşuna demiyoruz, “İlkler şehri İzmir” diye.
Bu arada hoparlörlerden gelen “Start düdüğü çalındı, işaret verildi, koşu başladı” uyarısıyla herkes bir anda pürdikkat kesildi. Ardından başladı mı bir uğultu? Haydi oğlum! Yürrü be kızım!
Adrenalin, coşku ve heyecan bir arada. Atlar koşarken kendi kıçına vuran koca koca adamlar bile var burada. Spiker bağırdıkça millet daha çok galeyana geliyor.
Ama ben asıl dikkati Kopgel Kız’a vermiş durumdayım tabii. (Ne de olsa para yatırdık, ortağı sayılırız.) Başlangıçta liderdi bizimkisi. Arayı biraz açar mı acaba derken, başka bir at ihtilal polisi gibi bir yapıştı dibine, bırakmıyor. Ardından diğerleri… İkinciliğe düştü, üçüncü oldu, aha biri daha geçti bizimkini derken, kopamadık bir türlü. Yarışı sonuncu tamamladık iyi mi?
Elindeki kuponu yakıp küllerinin arkasından küfredenler kervanına Selami de katıldı. “Eeee” der gibi bakışlarımı fark edince hemen savunmaya geçti.
-Handikap puanı yanılttı beni abicim. 1400 galop ayrıntısını gözden kaçırmışım.
-Buyuur!
Neyse artık! Yaktık 1000 TL’yi. Ama ilginçtir, bir pişmanlığım falan yok! Aksine içim kıpır kıpır. Kupona yazdıkları atla kazananların cakasını görünce, “Ulan” dedim içimden, “Yeni yarışa da bir kupon yapsak ne olur ki!”
Boşuna dememişler, ağzına tad bulaşanın gözü pekmez tulumunda olurmuş diye.
Gözümdeki parıltıyı hisseden uyanık Selami atladı hemen.
-Abi istersen yukarı çıkalım. Hem bir iki lokma atıştırır hem de yarışları daha rahat izleriz. İstersen ikinci koşuya da oynarız. Çok iyi bir İngiliz atı var elimde. Bold Pilot’un genlerini taşıyor.
Hani pek istekli değilim de arkadaşımın hevesini kırmamak için kabul ediyor havasında “Eh” dedim, “Hadi gidelim madem.”
Selami’nin “yukarı” dediği yer tam teşekküllü bir restoran. Piste nazır masalar kurulmuş, hemen hepsi de dolu mübarek! Muhabbetlerde hep aynı kelimeler geçiyor: “Favori, plase, sürpriz, altılı, padok, eküri, son düzlük…”
Şanslıymışız, tek boş masayı yakaladık. Siparişlerimizi verirken bir yandan da yeni koşuyla (orada ayak diyorlar) ilgili Selami’den brifing alıyorum. 12 at varmış. “Bizimkinin ganyanı düşük abicim, o yüzden daha çok kazanacağız” diyor, çok bilmiş bir şekilde.
“Ver bakalım şu bülteni bana” dedim, biraz sertçe. Aklımca seçme yapacağım. Ama listedeki at isimlerini görünce şaşırdım kaldım. Hipodromdan değil de sanki Osmanlı sarayından çıkmışlar: Kösem Sultan, Şehriban Sultan, Meryem Sultan, Guluzar Hatun, Türkan Hanım… Aralarında Oğlum Zekai, Sabırlı Körpe, Best Of Hatice ve Kızıl Zeyna gibi atlar da var. Hiç birini ne görmüşlüğüm var ne de duymuşluğum.
“Tamam” dedim. “Sana yetki veriyorum, yap kuponu”
Bu arada herkesin elinde bir yarış bülteni, harıl harıl ders çalışıyor. Dikkatimin onlara yöneldiğini görünce Selami espri yapıyor:
-Kupon yerine kitap okusalar hepsi profesör olurdu, yeminle!
Siparişlerimiz geldiğinde yeni yarışın atları da çıkmıştı meydana. Herkes oraya odaklandı haliyle. Elinde dürbünü olanlar şanslı. Restoranın iç tarafında da koca bir televizyon var. Koşuyu daha yakından görmek isteyenler TJK TV’nin canlı yayınında izliyor.
Atlar finiş çizgisine yaklaştıkça bağırışlar arttı yine. Sessiz izlemeyi tercih eden küçük azınlık arasında, ağzına koyduğu lokmayı çiğnemeyi unutanlar var bile var. Herkes o derece konsantre yani. Selami’nin “Bold Pilot’un genlerini taşıyor” dediği at ise önceki gibi nal toplamakla meşgul.
Yarış bittiğinde “küüüt!” diye bir sesle irkildi herkes. Garsona sorduk, ne oldu birader diye. İçeridekilerden biri televizyona kafa atmış.
Konu yaptığı kupona gelmesin diye bizimki lafı hemen değiştirdi.
-Şampiyon filmini izledin mi abi? Ne çok ağlamıştım.
Ayağının bastığı yerde ot bitmeyen Selami. Aklınca dikkatimi başka yere çekecek. Ama Allah var, çok başarılı.
-O gün anladım ki abi, kazanmak için önce kaybetmek gerekiyor. Bu kısır bir döngü aslında. Tam ipi göğüslediğin an bir bakıyorsun, yarış yeniden başlamış.
İki duble içince sanırım aydınlandı bizimkisi.
-Bırak bu ayakları Selami! İki yarışta yazdığın atlar ilk 10’a bile giremedi.
-Jokeylerin tezgahı abi bu iş! İstediklerini kazandırıyorlar.
Cevap verme gereği duymadım. Gözüm finiş sırasında havaya zıplayan şanslıların oturduğu yan masada. Hafif kıskançlıkla birlikte hırs mı yaptım ne? Onlardan biri çişe giderken farkettim ki, kazanınca yürüyüşün bile değişiyor.
O gün koşuların tamamına para yatırıp tamamında kaybettik. Ganyan Selami’nin engin dehası ve derin bilgisi sayesinde… Bize ödettiği restoran hesabı da cabası.
Akşam geç vakit hipodromdan çıkarken haklı olarak sitem ettim kendilerine. “Allah seni nasıl biliyorsa öyle yapsın Selami! Yarışlar bitti. Günü burada batırdık. Biz de battık.”
Her zamanki pişkinliğiyle güldü.
-Karanlıkta kaldığımıza hiç üzülme güzel abicim! Dünyanın bir yerinde nasıl olsa güneş parlıyor.
-Nasıl yani?
-Buradakiler bitti ama ABD’deki yarışlar daha yeni başlıyor. Ne dersin, yapalım mı bir kupon?