Geçen haftaki “ülkelerin Kaynak Transferi” başlıklı yazımda, bu transferin nasıl yapıldığını Dünya Bankası eski baş ekonomisti Joseph Stiglitz’in the observer ile yaptığı bir söyleşisi aracılığı ile anlatmış, aşama aşama onun ağzından yazmıştım. Dört aşamada gerçekleştirilen bu kaynak transferi sonucu ülkenin çöküşü ve teslimiyeti ülkemizde de kopya edilerek uygulanmış, sonuçta bu model iflas etmiştir, demiş çözüm önerileri için bu haftaki yazıyı işaret etmiştim.
Ben ekonomist değilim! haddimi aşmak istemem, ancak radikal tedbirler alınmazsa “dip” yapan ekonomilerin nasıl kurtulabileceğine dönük örneklerden hareketle bu zor kurtuluş yolunu ifade etmek isterim; Çözüm, dünya bankasının dördüncü ve son aşamada dayattığı “ulusallığı red, tam bir açık pazar, kontrolsüzce Dünya Ticaret Örgütünün kurallarına teslimiyet” aşamasında söylediklerinin tam tersinden geçiyor. Yani “ulusal ekonomik politikaları izlemek”ten geçiyor.
Ulusal ekonomik politikalar izlemek hiç de söylendiği gibi dünyadan kopmak anlamına gelmez. Ulusal politikaların daniskasını ABD ve diğer ülkeler zaten uyguluyor.
***
Geçtiğimiz Haziran’da Ekonomi tarihçisi Prof. Nicholas Mulder “Nationalizations Get Another Look” yazısında bu konuya değiniyordu; uzun zamandır “ekonomistler devlet işletmelerini kötü bir fikir olarak gösteriyorlardı, ancak bu artık değişmiş görünüyor. ‘Millileştirmenin yeni dalgası’ yazısı şunu açık açık ifade ediyor; Ulusal hükümetler son 50 yılın en hızlı temposunda özel işletmeleri ve kaynakları ele geçiriyor, dünyanın ekonomik manzarası hızla değişecek. Almanya ve Fransa elektrik şirketlerini, tersaneleri, İngiltere demiryollarını ve çelik üretimini millileştirdi. ABD ülkenin tek nadir element üreticisinden baskın bir oranda pay aldı. Ve de giderek artan sayıda ülke Lityum, Altın, Uranyum, Nikel hatta Palm yağı gibi yabancı sermayeli kaynakları ele geçirdi” diyor. Hatta maddi bir değer de veriyor. 2016 – 2026 yılları arasında 544 milyar dolarlık bir millileştirme gerçekleşti diyor. Bu da ulusal ekonomik programları uyguladıkları anlamına geliyor tabii ki.
***
Küçük bir azınlık için tüketim-ithalat değil, üretim-ihracat çözüm yoludur. Halkına güven veren politikalar izlenerek devletin kalan son olanaklarını dar bir çevrenin çıkarına değil, toplumun güç durumdaki kesimlerine sunarak, toplumsal dayanışmayı ateşleyerek Kuvay-ı Milliye ruhu ve heyecanını tekrar toplumumuzda uyandırarak devlete güveni, inancı pekiştirerek topyekün ulusal bir anlayışla davranmak kurtuluş yolumuz olacaktır. Ancak böylesi sağlanan güven ortamı ile 640 milyar dolar olduğu söylenen yastık altı dövizleri ve altınları ekonomiye kazandırılabilir. (Altın değeri olarak hesaplanırsa yaklaşık 8 milyon kg. altına tekabül etmektedir).
İş işten geçmeden acilen ülkenin üretken ve finansal yapılarına BATAN GEMİNİN MALLARI gibi el konulması engellenmeli, ülkenin dünya ekonomisiyle bütünleşme yolları ulusal ekonominin büyümesine, ülkenin gelişmesine öncelik verecek şekilde tekrardan düzenlenmeli, ulusal ekonomiye zarar veren TAHKİM, Dünya Ticaret Örgütü yasaları vs. tuzak düzenlemeler olabildiğince tıraşlanmalıdır.
***
Bir süre için döviz ve sıcak para giriş ve çıkışı denetim altına alınabilir. Bu yasakçı bir davranış değildir. Denenmiş ve başarılı olmuş bir modeldir.
Yine gerekirse bir süre konvertibiliteye bile ara verilebilir. Ülkede kendi paramız kullanılır hale gelene dek radikal tedbirler almak zorundayız. Örneğin Çin bu yolda hızla ilerliyor. Son iki yılda alınan tedbirlerin bir işe yaramadığı apaçık ortadadır. Bu günkü yönetimin, bu tür radikal uygulamalara kalkışabileceğine de hiç ihtimal vermiyorum.
Yastık altı servet ülkemizin gayri safi hasılasının yarısına ulaşmış durumdadır. Bu durum ülkem vatandaşının bu günkü yönetime güvensizliğinin sonucu oluşmuş olduğu uzmanlarca ifade edilmektedir.