Günümüz kapitalist devletleri bu artı değeri; önce kendi halklarını sömürerek (orta çağlarda), demokrasi gelişip bu olanaktan yoksun kalınca da silah zoruyla başka ülkeler ele geçirilip sömürgeleştirerek, o ülkelerin halklarını sömürerek yarattılar, ya da ABD’de, Japonya’da olduğu gibi ileri teknolojileri ile diğer ülkelerden kaynak aktardılar. Türkiye’mizin sömürgesi olmamıştır. Hatta Osmanlı döneminde de artı değer yaratma anlamında bir sömürme söz konusu olmamış, aksine teba topraklarını, Anadolu’nun kaynakları beslemiştir. Türkiye’mizin yine aynı şekilde, Ar-Ge çalışmalarına ve teknolojiye yetersiz yatırımı ve bilimsel kapasite yetersizliği nedeni ile teknolojik sömürü şansı da olmamıştır, bu gidişle de olmayacaktır.

Bu nedenle; ikinci meşrutiyetten bu yana devlet eliyle ulusal burjuvazi yaratma çabaları “Her mahallede bir milyoner yaratacağım” (1950), “Ben zengini severim” (1980), sonrası da parti yandaşları ile devam etmiş ancak, bin bir zorlukla sağlanan kaynaklarımız yerli ve yabancı bir grup tarafından hortumlanarak çarçur edilmiş, deniz bitmiştir.

Tabi 1980 sonrası topluma alternatifsiz gibi gösterilen özelleştirmenin ve sermayenin globalleşmesinin temellerinin atıldığı yıllar olduğu da unutulmamalıdır.

Bu arada kurtuluşu özelleştirmede arayanlara da birkaç rakam vermekte yarar olduğu kanısındayım. IMF kaynağına göre; ABD’de son otuz yıldır, devletin ekonomi içindeki payı yüzde 30’un altına hiç düşmemiştir. Yine Belçika, Fransa, Hollanda gibi ülkelerde yüzde 50’leri dahi aşmaktadır. Zengin ülkelerde devletin ekonomi içindeki pay ortalaması yüzde 47’dir. Yine aynı IMF kaynağına göre Türkiye’miz için bu rakam yüzde 26,6’dır. 2000’li yıllarda bu yüzde çok daha altlara inmiştir. Devlet ekonomiden elini çeksin diyenlere duyurulur.

Dünya Bankası eski Başekonomisti Joseph Stiglitz, yani bu politikaların tasarımında bulunan, yıllarca uygulamış, yakinen tanıyan bir eski başekonomist, daha Nisan 2001’de The Observer ile epey gürültü kopartan söyleşisinde bu politikaları anlatmış aşama aşama.

Eski başekonomiste göre; ülkelerin yerel, özgün sorunlarıyla ilgilenmeksizin her ülkeye aynı 4 aşamada dayatmada bulunuluyor;

a) Özelleştirmede ilk adım. Devletin malları haraç, mezat, değerlerine bakılmaksızın hatta bedava verilecek… Siyasilerin görevi direnenleri susturmak tabi bu satışlar sırasında siyasiler alacakları komisyonlarla da burjuvazinin üst katmanlarına doğru yükselecekler. (Rusya’da olduğu gibi)

b) Sermaye piyasalarının serbestleştirilmesi ikinci aşama. Burada amaç sözüm ona ülkeye yabancı sermaye girişi hızlanacak… Halbuki sonuç hiç de beklenildiği gibi değil, tam tersi bu serbestleştirme sonucu ülkeden sıcak para operasyonlarıyla büyük çapta sermaye kaçışı… Sonuçta ülke rezervleri yok oluyor. Sanayi çöküyor, ulusal varlıklar talan ediliyor.

c) Sübvansiyonlar ve doğrudan destekler kalkıyor, gıda temel ihtiyaç maddeleri, yakacak vs. fiyatları yükseliyor. Halk büyük reaksiyon veriyor. (Endonezya, Ekvator, Bolivya gibi) tabi daha sonra bu ülkelere Arjantin’de eklendi (Ülkelerdeki ayaklanmaları anımsayınız).

Bu ayaklanmalarla ülkeden sermaye kaçışları artarak sürüyor. Sermaye piyasaları serbestleştiği için kontrolsüzce sıcak para operasyonları oluyor. Siyasi krizler, kaos yaşanıyor. Ülkenin varlıkları yok pahasına el değiştirmeye devam ediyor.

d) Son aşama dördüncü adımda ticaretin serbestleştirilmesi; Dünya Ticaret Örgütü’nün kurallarına göre ulusallığı reddeden bir serbestleşme, tam açık pazar, kontrolsüzce Dünya Ticaret Örgütü’nün kurallarına teslimiyet.

Ülkemizde yıllardır bu model kopyalanarak uygulanmış ve sonuçta model iflas etmiştir. Yalnızca reel sektör değil, mali sektör de el değiştirmeye başlamıştır. Her şey mali yapı bozulduğu için son derece ucuzlamış “BATAN GEMİNİN MALLARI” olmuştur. Çözüm mü, o da bir sonraki haftaki yazımda.