Havalar güzel olunca Özdere'deki küçük yazlık evimizin yolunu tutuyoruz. Geçen hafta da öyle yaptık. Hatta mont kaban dolaşanlara inat bol bol denize girdik...Bizim küçük bahçemizde bir limon, bir de mandalina ağacımız var. Geçen yıl yağmurlar iyi yağdı ya, ikisi de coşmuş. Komşuların ağaçları da öyle...
Buraya kadar güzel. Hatta şahane!
Çok eski arkadaşım Süleyman'la karşılaştım. Mandalina bahçeleri var. Bu sezon 20 ton üretmişler.
Konuştuk... Bereketli bir yıl gibi görünüyor.
Ama fakat...
*
Durum hiç de öyle değilmiş. 20 ton mandalinayı 300 bin liraya satabilirse iyiymiş. Bu para da ancak masrafları karşılıyormuş.
Şimdi 300 bin lira size iyi bir rakam gibi gelebilir. Ama ortalama 25 bin lira maaş alan birinin yıllık kazancı da 300 bin lira.
Düşünün, dönümlerce araziniz var. Bir yıl boyunca emek veriyorsunuz. Masraf yapıyorsunuz, risk alıyorsunuz. Sonunda elinize geçen para, asgari ücretlinin bir yıllık kazancı kadar!
*
Burası işin üretici tarafı. Bir de pazara gelin...
Dilim varmıyor. Gelin de görün!
Mandalina üreticiden çıkarken para etmiyor. Ama pazara geldiğinde fiyatı el yakıyor. Üretici kazanamıyor, tüketici alamıyor. Peki, bu işte kazanan kim?
İşte asıl soru bu!
Sonra ne oluyor? Üretici üretmekten vazgeçiyor. Kimi bahçesini bakımsız bırakıyor, kimi başka ürünlere yöneliyor. Kimi de tarlasını imara açtırmanın hesabını yapıyor.
Sonra da çıkıp tarımda üretim artsın, kendi kendimize yetelim diyoruz.
Nitekim eskiden öyleydi... Yıllar önce üretimi kendi kendine yeten yedi ülkeden biriydik. Sonra ne olduysa oldu bu seviyelere geldik. Bereketli topraklar tohum beklerken biz dışarıdan ürün satın alır olduk... Eken de mutlu olmadı...
Cevapsız çok soru var...
*
Üreten kazanamıyorsa kim üretecek? Üretici para kazanamıyor, tüketici pahalıya alıyorsa aradaki para kimin cebine giriyor?
Burada bir terslik var. Hem de ciddi bir terslik!
Üretici ağlıyor, pazarcı ağlıyor, biz daha çok ağlıyoruz.
Arada bir kaçak var gibi görünüyor.
Umarım bu iş de fon meselesine benzemez.