Türkiye’nin bu günkü toplumsal işleyişi ve son gelişmeleri, sosyolog Zeliha Bürtek’ten Bülent Arınç’a kadar “sosyal çürüme” içinde bulunma durumu olarak nitelendirildi. Peki böylesi bir değerlendirmeyi hak eden davranış yapılanmasının nereden tetiklendiğini hiç düşündünüz mü? Genellikle verilen hazır cevap, ahlaki erozyon oluyor. Ancak bana göre böylesi bir toplumsal durum, çok daha karmaşık ve çok boyutlu toplumsal yapılanma ve işleyişten tetikleniyor. İnsanların zihniyet yapısından sosyal ve toplumsal yapılanmaya kadar uzanan süreçler ve durumlar devreye giriyor.

Bilindiği gibi insanları belli davranışlarda bulunmaya yönlendiren motifler, psikolojik uyarı ve dürtü şeklinde ortaya çıkarlar. Bunlar belli bir birikim ve eşik değeri aştığında insanlar belli davranışlarda bulunurlar. Bu motiflerin bir kısmı doğuştan gelen biyolojik birincil türdendir. Ancak birçok motif, yaşam süreci içinde zamanla öğrenilen alışkanlıkların kalıplaşması ile şekillenen ikincil motiflerdir. İnsanlar aynı anda, farklı eğilim içindeki değişik motif sistemlerine sahip olabilirler. Bunlar insanların beyin sapı, limbik sistem ve bellek sisteminde kayıtlı kalıplar olarak, geçmişin birikimi, kalıplaşmış motif sistemleridir. Duygusal motivasyonlar; hırs, rekabet, sempati, antipati olarak; geleneksel motivasyonlar, yaşam alışkanlıkları olarak; değer yargılarına dayalı motivasyonlar ise dini, etik ve politik değer yargıları olarak şekillenirler. Ayrıca amaç değerleri de geleceğe dönük motif sistemleri olarak insan davranışlarını yönlendiren unsurlar olarak ortaya çıkabilir.

***

Değinilen motif sistemleri insani boyutta, insan davranışlarının belirlenmesinde içsel değişkenler şeklinde kişinin kendine özgü olarak içselleşir ve kişiselleşir. Buna karşı motif sistemlerinin toplumsal düzeydeki yapılanması, sosyal (toplumsa) normlar veya hukuk normları şeklinde dışsal değişkenler olarak yerleşir ve kurumlaşırlar. Geleneksel sosyal normların yaptırımı, ayıplanmaktır. Hukuk normlarının yaptırımı cezai işlem gerektirir. Geleneksel toplum yapılanmasında, bir yandan dini normlar; Tanrı ve günah korkusu, geleneksel ve dışsal, ahlak sistemi olarak geçerlilik kazanırken; diğer yandan geleneksel toplumda herkesin yaptığı gibi yapama (sürü davranışı), grupsal kimlik, kişisel imaj, rol modeller ve klişeler şeklinde kişisel algıya dayalı davranışlar yerleşik duruma gelirler. Toplumsal dönüşüm ve yapılanma dönemlerinde bu çelişki daha çok öne çıkar.

Geleneksel otorite yerine, modern toplumda kontrol mekanizması, akıl ürünü olan hukuk kurallarına bağlı ve herkes için eşit ve geçerli hak ve sorumluluk getiren yasal düzenleme ve kurumlaşma olarak geçerlidir. Max Weber bu konuyu, yasal ve rasyonel otorite uygulaması olarak adlandırılır. Aklın ve düşünmenin geçerli olduğu toplum yapılanmasında sistem, hukuk kurallarına göre işlerken, ahlak anlayışı, etik ilkelere dönüşür. Etik ilkeler, İ. Kant’ın çalışmalarında, insanların kendi davranış ilke ve kurallarını aklıyla rasyonel olarak kendi kişiliğini belirlemesi ve buna uyumu olarak ele alınır. Ayrıca, toplumsal yaşamada güç ve iktidar kullanımının sınırlarının yine yasalarla belirlenmesi gereğini K. Poper, Açık Toplum ve Düşmanları kitabında incelemiştir. Kısacası bu süreci yönetecek olan güç, hukuk gücünü tarafsız olarak işletecek ve hukuk devletini koruyacak olan siyasi iktidar olmaktadır.

***

Kısacası, Ahlak, Etik ve Siyaset çağdaş toplumda, özgür akıl, rasyonellik, yasallık, eşit hak, hukuk, adalet ve demokrasi kriterleri içinde uyumlaşarak sağlıklı bir toplum yapılanması yaratabilir. Ancak günümüz toplumlarında bilişim ve iletişimin yaratığı yeni fırsatları, toplumda herkese sunmak yerine; sadece iktidarı ele geçiren grupsal kimlikler için kullanma motifi; ahlak, etik ve siyaset uyumunu ortadan kaldırıyor. Zira bilişim, iletişimin ve medyanın, algı yönetim aracı olarak kitleleri kolayca kontrol altına alma işlevi, tüm dünyada bazı iktidar sahiplerini kolay yoldan otoriter yöntemlere sürükleme iştahını aşırı ölçüde arttırdı. Türkiye’de de olan budur. Bu sayede tek adam yönetimine geçildi; bu sayede parlamento işlevsiz; bu sayede yargı, adil davranmaktan vazgeçti; hukukun üstünlüğü ve kontrolü devre dışı kaldı; bu sayede imtiyazlı kişiler ekonomik kaynaklara daha kolay ulaştı, ülke sanayisizleşti, enflasyon kronikleşti, kitleler yoksullaştı ve sayede belediyelere keyfi olarak çökülüyor. Bütün bunlar bizi çağdaşlığın doruğuna mı taşıyacaktı, tabii ki toplumsal çürüme ve çözümsüzlüğe taşıyacak. Tez elden, aklı selime, hak, hukuk, adalet, eşitlik, özgürlük ve demokrasiye daha çok yönelmek gerekiyor. Akıl, bilim, teknoloji, ahlak, etik ve siyasi tercihler etkin ve işlevsel sistemler içinde yeniden şekillenmeyi bekliyor.