Türkiye’nin şu sıralarda gündemini fon krizi oluşturuyor. Fon krizinin 455 758 kişi ile ilgili olduğu ve 40 binin üzerindeki küçük tasarrufçuya ödeme yapıldığı açıklandı. Henüz 400 binin üzerindeki kişilerin sorunları çözülmüş değil. Konunun çözümü için görev verilen Cumhurbaşkanı yardımcısı, ödemelerin fon kuruluşlarının kaynaklarından karşılanacağı ve kamuya yük gelmeyeceği yönünde açıklamalar yaptı. Böyle bile olsa konunun bir seri, sosyal, ekonomik, siyasi ve etik boyutları bulunuyor.

Sosyal açıdan konuya baktığımızda ikili bir yapı dikkati çekiyor. Bir kesim, elinde zar zor biriktirdiği sınırlı tasarrufunu biraz arttırıp, belki bir konut veya araba almak, ya da çocuğunun eğitim maliyetlerini karşılamak için, fonlarda daha çok para kazanıldığını düşünerek katılmış olabilir. Ancak bu kesim için beklentiler ve sonuç hüsran oldu. Sınırlı tasarrufları, fondan vurgun vuranlara yem oldu. Yüksek meblağlarla giren bir kesim ise fonlardan zengin oldu, servetine servet kattı, belki de yurt dışına transfer etti. Bu iki kesimle ilgili olarak, olayın iki yönlü etik sorunu gündeme geliyor. Bir yanda yoksulun acısı; diğer yanda ucuz ve zahmetsiz fırsatçılık ve şark kurnazlığını topluma girişimcilik ve yetenek olarak satan vicdansızlık. Ayrıca mağdur olan bir başka sosyal grup ise, toplumu aydınlatma ve bilgilendirme uğruna, haksız yere, siyasileşmiş yargı üzerinden hapse veya ev hapsine alınan gazeteciler. Ayrıca toplumsal etik ve ahlaki değerlerde yaşanan erozyon bu süreçlere de eşlik ediyor.

***

Fon olayının ekonomik boyutu çok daha derin bir konu. Kronikleşmiş enflasyon süreci içinde bozulan piyasa dengeleri, eriyen orta sınıf, gelir dağılımında bozulma, pahalılık, yoksulluk, işsizlik; iş ve eğitim şansını yurt dışında arayan veya evde oturan işsiz gençlere yeni bir kambur daha biniyor. Borsadan ve fonlardan hem yurt içi hem de yurt dışı çıkışlar yaşanıyor. Eğer sağlıklı işleyen bir ekonomi olsanız, borsa ve banka sistemi etkin işliyorsa, fon mekanizması gibi yan yollara fazla ihtiyaç olmaz. Ancak, kurulan sistem ve kurumlaşma yetersiz; sistem ve kontrol açığı var ise fonlarda şişen köpük ve balon bu tür patlamalara yol açar. 1980 yılında da böyle bir bankerlik olayının iflasını yaşamıştık. Vurgulamamız gereken bir başka nokta, fon olayı insanlar için kısa vadede paradan para kazanmaya yönelik bir fırsatçılık olurken, ekonominin güçlenmesine ve yeni yatırımlara dönüşme şansının sınırlı kalmasıdır. Kişisel servet birikimine yol açsa da ulusal ekonominin ve şirketlerin sermaye yapılarının güçlenmesine doğrudan katkısı olmaz. Bu yüzden bugün sanayi sektörü finans sıkıntısı ve Pazar kaybı nedeniyle kapanıyor. Sanayileşmede önde gelen çoğu kentte ve her sektörden her gün konkordato başvuruları geliyor. Ayrıca sanayi sitelerinde 2 372 fabrika ve tesisin satış ilanı verdiği dün bir günlük gazetede yer aldı. Yine uzun süredir çoğu tekstil sanayi şirketinin yurt dışına taşındığını biliyoruz.

***

Nihayet bu tür gelişmelerin kaynağında siyasi tercih, strateji hatası ve politika uygulamaları yatar. Türkiye uzun yıllardır sanayileşme stratejisini büyük oranda terk etti. Bunun yerine katma değeri düşük, ancak rant yaratma şansı yüksek olan ticaret ve inşaat stratejisini tercih etti. Yaşanan fon krizi ile sanayi sektöründeki bu çöküş daha belirgin duruma gelecektir. Zira tasarruf ve yatırım iklimi yok olmuş bir ekonomide, fon sistemlerinin çok daha sıkı kurumsal denetimlere bağlanması ve yakından takip edilmesi gerekirken; son krizinde hem siyasi iradenin hem kurumsal yapılar olan SPK ve Kamu Gözetim kurumunun (KGK) yönetsel açıkları söz konusu olduğu gözleniyor.

Sonuç olarak yanlış siyasi tercih ve stratejiler ile önemli yönetsel açıklar, ülke ekonomisini her yönden ciddi sıkıntılar içine taşımış bulunuyor. Çözüm, aklın ve bilimin ışığında, çağın ve teknolojinin gerektirdiği bütüncül sistem ve kurumlaşmaları, toplum bütününü kapsayıcı olan ve ötekileştirici olmayan politikaların titizlikle yaşama geçirilmesinden geçiyor.