“Kentler de düşüncenin ya da rastlantının eseri olduklarını sanırlar hep, ama ne biri ne öteki ayakta tutmaya yeter onların surlarını. Bir kentte hayran kaldığın şey onun yedi ya da yetmiş yedi harikası değil, senin ona sorduğun bir soruya verdiği yanıttır.”

Yukarıdaki alıntı modern dünyanın masal anlatıcısı olarak adlandırılan İtalyan Yazar Italo Calvino’nun Görünmez Kentler adlı kitabında geçer. 1972 yılında yazılan kitabın konusu Kubilay Han ile Gezgin Marco Polo’nun satranç oynarken kurmaca kentlerle ilgili yaptıkları sohbetlerdir. Çok uzun yıllar önce okumama rağmen kitap son günlerde sık sık aklıma düştü.

Üç haftadır İstanbul’dayım. Turist olarak bu kenti gezmekle burada yaşamak arasında dağlar kadar fark var. İstanbul’da yaşarken yaptığım bolca yürümeli uzun gezilerimde de kente o gün gelmiş bir gezgin olduğumu düşünür, her vapurun, her sokağın, müzenin, boğazın, ilk kez geçtiğim sokakların tadını çıkarmaya çalışırdım. Böylece kalabalık, trafik, giderek kimliğinden uzaklaşan semtler ve binaların etkisinden bir nebze uzaklaştığıma inanırdım.

Üç hafta boyunca yürüdüğüm sokaklarda, sokakların kavuştuğu meydanlarda hep aynı soruyu sordum. “Burada yaşayan köpekler nerede?” Ortaköy’de kasabın önünde yatan sarı renkli köpek, refüjdeki yeşil alanda bütün gün uyuyan ama başını okşadığında karnını açan beyaz çomar, meydandaki siyah renkli Paşa, Beşiktaş Çarşı’daki sürmeli gözlü Serseri hiçbiri yoktu. Bir gecede yok olmuşlar yaşadıkları yerlerden. Geldiğimden bu yana hiç havlama sesi duymadım sadece bir köpek gördüm. O da eczanenin önünde yatan yaşlı golden kırmasıydı. Tasmasını kapıya bağlamışlar. Uzun süredir baktıkları bir köpekmiş. Barınağa alınınca çıkarıp sahiplenmişler. Sabah işe birlikte gelip akşam gidiyorlarmış. Eskisi gibi mahalleyi gezip herkesten bir parça yemek tadamıyor ama hiç olmazsa yaşıyor. Son zamanlarını güvende geçirecek. Gözlerim her yerde köpekleri aradı. Meydanda kesin vardır bir iki tane, bu köşeyi dönünce göreceğim, şimdi yanıma bir tane gelecek, talepkar gözleriyle çantamdaki mamanın kokusunu aldığını anlatacak, yanıma oturacak, patisini uzatacak, sevdirecek. Ama göremedim, sevemedim. Ben bir kente “burada tüm canlılar birlikte, güvenle yaşıyor mu” diye soruyormuşum anladım. Her gün sordum. İstanbul cevap vermedi.

Köpeklerimize Ne Oldu?

Bugün yalnızca İstanbul’dan değil ülkenin her yerinden aynı soru yükseliyor. Mahallemdeki köpek nerede? Üç haftadır toplamalar gece, gündüz aralıksız devam ediyor. Eğer bir köpek alındığı bölgede biliniyorsa, bakanları, ilgilenenleri ve sahiplenme imkanları varsa barınaktan çıkarılmaya çalışılıyor. Bürokratik işlemler halledildikten sonra ve tabii köpek toplanma anında ölmediyse. Uyuşturucu kullanılarak alınan köpeklerin çoğu maalesef barınağa kadar dayanamıyor. Hepsine aynı doz kullanıldığı için yaşlı, hasta ve bebeklerin vücudu kaldıramıyor. Sosyal medya paylaşımları, protesto gösterileri, halkın toplama anında ettiği itirazlar fayda etmiyor. Açıklanan ülke genelinde dört milyon sokak köpeğinden yüzde 88’inin, bazı şehirlerde tamamının toplandığı. Ama asıl soru hep havada kalıyor. Köpeklerimize ne oldu?

Diğer yandan daha önce sahiplenilmiş köpeklerin bazıları da barınaklara terkediliyor. İnsanlar hala barınakların köpek otelleri olduğunu düşünüyor. Yemek yedikleri, sevildikleri, ara sıra gezdikleri, güvenli ve temiz odalarda kaldıklarını. “Kişisel nedenlerle köpeğime bakamıyorum bir hafta içerisinde yuva bulamazsam barınağa bırakacağım” “Şehir değişikliği nedeniyle köpeğimi sahiplendireceğim yoksa barınağa vermek zorundayım” ilanları hiç bitmiyor. Bir dönem aynı evde yaşadığı, aynı havayı soluduğu, yemek verdiği, oynadığı bir canlıyı bile bile ölüme gönderen insan sokak hayvanını önemser mi? Yaşam hakkını savunur, aynı dünyayı paylaştığını kabullenir, yokluklarını sorgular mı?

Her şeyin Suçlusu: İnsan Dışı Canlılar

Keşke herkes fark etse. Yapılan katliamlar uygulanan zulüm köpeklerle sınırlı kalmayacak. Sıra kedilere geliyor. Bir zamanlar tarımsal faaliyetlerde, ulaşımda, yük taşımada kullanılan sonra yaşlandığı, kışın beslenmek istenmediği için doğaya salınan özgür yılkı atları da tehlikede. Tarlalara girip ürünleri tahrip ettikleri, zeytinliklere zarar verdikleri neden gösterilerek şikayetler bitmiyor. Oysa yılkı atları bulundukları bölgenin doğal yaşamına adapte olarak kendi topluluklarını oluştururlar. Olabildiğince insanlardan uzak yaşamaya çalışırlar. Yapılaşmanın yaşam alanlarını zorladığı, iklim değişikliği nedeniyle beslenme olanaklarının zorlaştığı durumlarda yerleşim alanlarına yaklaşsalar da ürkek canlılar oldukları biliniyor. Ama şimdi bazıları “onlar zararlı” dedi. “Katli vacip”. Tıpkı yavrularını arayan ayının öldürülmesinden sonra birçok yerden gelen ölü ayı fotoğrafları gibi. Koruma altında olmaları da yetmiyor. Geçtiğimiz hafta Antalya’da caretta caretta kaplumbağalarının yumurtlama alanındaki yuvaları belirlemek amacıyla üzerine konulan kafeste mangal ateşi yakıldı. Tabii yumurtalar kül oldu carettalar öldü. Bizi mutlu eden, güven, huzur veren, doğanın muhteşem döngüsünün bir parçası olduğumuzu hissettiren canlılar yok ediliyor.

Marco Polo, tek tek her taşıyla bir köprüyü anlatıyor.

“Peki köprüyü taşıyan taş hangisi?” diye sorar Kubilay Han.

“Köprüyü taşıyan şu taş ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavsi,” der Marco.

Kubilay Han sessiz kalır bir süre, düşünür. Sonra ekler:

“Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek bir şey var. O da kemer.”

Marco cevap verir: “Taşlar yoksa kemer de yoktur.”

Ülkemizin taşları teker teker yok ediliyor. Bu döngüyü hiç değilse birkaçı için geri çevirmek elimizde. Hayvanlarınıza sahip çıkın. Onlardan vazgeçmeyin. Barınaklara gidin. Sahiplenin. Onlar bizim hep yanımızdaydı. Sıra bizde.