İzmir'in Büyükşehir Belediye Başkanlarından Burhan Özfatura'yı yitirdik. Bu kente bir çivilik bile hayrı dokunana -hele ki bin çivi gerekirken- elbette teşekkür borçluyuz. Kendi düşünce ve duruş coğrafyasına dair hatır ve hatıralara saygı duymalı ve bize dair duyuş sorumluluğunu da anımsatmalıyız. Özfatura ile sıcak temaslarımın en önemli gerekçesi, Kordon’u doldurmak denen akla ziyan kent suçuydu.
Üniversitede öğrenciyken -Ah, onu ve ekibini ne özlüyorum- Nurettin Tekindor ağabeyin yönetimindeki Milliyet-Ege’de ufaktan köşecikler, röportajlar yazmaya başlamıştım. Özfatura sahile Kordon'a, biz de bu kent garabetine itiraza girişmiştik, girişmiştim. Saraka, kafa bulma, en dolaysız eleştiri. Millet Üçkuyular'dan Bayraklı'ya, biz sütunlardan sayfalara, kent suçlarına direnmenin örneğini veriyoruz, Özfatura kendince çizdiği yolda ilerlemeye çalışıyor, Nurettin Ağabey de bizden yana eleştirilere, “dikkat çekmelere” direniyor. Ne günler.
İzmir’in ilk “Büyükşehir” Belediye Başkanı olan Burhan Özfatura, “Mülkiye” eğitimine yurt dışı eğitimini de eklemiş, bir maliyeci-hesap uzmanı olarak defterdarlık yapmış, akademik düzeyde dersler vermiş, Turgut Özal döneminde memleketin toplumsal ve ekonomik durumunu derinden etkileyecek “24 Ocak Kararlarının” uygulanmasında vergi müfettişi ve Başbakanlık Müşaviri olarak yer almıştır. ANAP’lı olarak 1984’te, DYP’li olarak 1994’te seçilerek, iki dönem kentimizin Büyükşehir Belediye Başkanı olarak görev yapmıştır. Gerek kişisel öyküsünü, gerekse bu öykünün yaşandığı dönemi bir paragrafta anlatmak ve irdelemek olası değildir. Ama bunlara dair kaynaklar, elimizin uzanacağı kadar yakındır, okunmalıdır. Özal ve Özfatura dönemi, öncesiyle sonrasıyla dünyanın ve Türkiye’nin rota değiştirmesinin ve bugünlere toslamamızın yollarının döşendiği bir süreci anlatır. Bu süreci belirleyen iki küresel gelişmeyi anımsatmak ve konumuz bağlamında dikkatinizi çekmek istiyorum.
1960’larda Daniel Bell “İdeolojilerin sonu geldi” diyerek, sınıfsal çatışmaların bittiğini, yerine teknik, idari, pragmatik (faydacı) çözüm arayışlarının geldiğini söyledi. Ona 1989’da makalesini, 1992’de kitabını yazarak “Tarihin sonu geldi” diyen Francis Fukuyama eklendi. Bu arkadaş da öncülüne “İdeal çözüm arayışını bırakın, Liberal Demokrasinin ipine sarılın” diyerek eklendi. Fukuyama biraderimiz daha sonra bu görüşünü, yapay zekânın bizi ele geçireceği korkusuyla gevşetip, “İnsan olmanın ne anlama geldiğine de bakmamız gerekir” gibisinden hidayete erme belirtileri gösterecek olsa da, iş işten geçmişti. Kapitalizmin arayıp da bulamadığı bir yeni kompartıman, kısa sürede liboş tosuncuklarla, beş vakit iman-her vakit cüzdan tiplerle. Devrimciliği “Yorgun Demokrat” hatırat anlatıcılığına tahvil eden döneklerle, devşirmelerle. Dünyayı Orta Doğu’dan başlayarak, kana katliama rağmen yeniden düzenlemek isteyen emperyalistler ve yancılarıyla ve bu kompartımanı pazarlayacak akıl, vicdan, ahlak soytarılarıyla. Sanat, bilim, gazete ekran gülleri ve bülbülleriyle doldu taştı. Sürekli anımsattığımız “Neo Ortaçağ” işte bu ölümcül ideolojinin sonuydu ve en mide bulandırıcı olan, bu iğrenç ideolojinin dünyaya “ideolojiler öldü” propagandasını yutturmasıydı. İnsanlığın algı ve dikkat yeteneğini paralize; duyarlık erdemini de imha ettiler.
Bugün bu özetin yansımalarını en kıyıcı, üzücü, dehşet ve utanç verici biçimde yaşıyoruz. Mesela, 31 Mart 2024’ten bu yana bu memlekette parti değiştiren milletvekili, belediye başkanı, meclisi üyesi sayısını biliyor muyuz, dahası artık merak ediyor muyuz? Gerekçesini sormaya, bu duruşsuzluk ve “ideolojisizlik” karşısında gerek duyuyor muyuz? Daha da vahimi, bu arkadaşların ağzından “hizmet”, “vazife” falan filan mealinde ortadan kelam dışında, ikna edici bir açıklama dökülüyor mu? Yumurtasız omlet misali, ideolojisiz siyaset mi olur yahu? Neyse.
Dünya görüşümüz elbette ayrıydı, uygulamalarına ve altındaki felsefeye karşı çıkmamız da çok doğaldı. Ama bu durum, özetlemeye çalıştığımız korkunç manzara dışında kalmış son örneklerden biri olarak, Özfatura’yı selamlamamızı engellemiyor. Onun böylesi abidik gubidik işlerle görüldüğünü, yolsuzluk bataklığında kulaç attığını kendi bilgi ve gözlemim ölçüsünde bilmiyorum. Onunla mesai yaşamış insanlardan, bunlara dair iki kelam işitmiyorum. Bir ömrün son günlerine kadar görüş ve düşüncelerini paylaşmak, böylesi düzenbazlıkları reddetmenin onurundan başlar. Gördüğü olumsuzluklar nedeniyle, kendi mahallesini bile kıyasıya eleştiren Özfatura, “ideolojik tutarlık” ve ‘’entelektüel duruş” olarak önemli bir örnektir. İzmir için ne yapılması ve ne yapılmaması bakımından da hepimiz için göz ardı edilemez bir derstir.
Ailesinin, sevenlerinin ve güzel işlerindeki emekçilerin başı sağ olsun.