Türkiye İstatistik Kurumu başta olmak üzere, resmi veriler 783.562 m2’lik eşsiz memleketimizin 81 vilayetinde ve de nüfusa kayıtlı halde 86.092.168 kişinin yaşadığını söylüyor: Nüfusu en kalabalık ilimiz 15 milyonu aşan İstanbul, en az ilimiz ise 164 kişi daha eklenirse 83 bin olacak Bayburt. İzmir 4.504.185 kişiyle, en kalabalık 3. kent konumunu koruyor. Listeye göre 46. sıradaki Aksaray’ın nüfusu 441.136 iken 47. sıradaki Edirne’nin nüfusu ise 422.438. Durduk yerde Aksaray’a, Edirne’ye nasıl geldik, bu adam bu sıcakta bizi neden rakamlara boğuyor diye sormayın. Elbette bir nedeni var, çünkü TÜİK yalan söylemese bile eksik söylüyor. Türkiye’nin il sayısı gerçekten 81 il midir?

****

Ağustos 2026 verilerine göre, 433.520 kişilik nüfusuyla Edirne ile Aksaray arasında kolaylıkla yer bulan, ancak memleket sathında 402 ayrı yere dağıldığından bu bağlamda anılması mümkün olmayan devasa yerleşim yerinin adı “Ceza İnfaz Kurumları”dır. Halk arasında öteden bu güne “cezaevi”, “mahpushane”, “dam”, “kodes”, “delik”, “içerisi”, “dört duvar” hatta “taş medrese” olarak anılırlar. Özellikle 12 Eylül sonrası, cezaevleri yapılarına, tiplerine göre adlandırılmaya başlanmış, kimileri süreç içinde oluşturdukları ün, yaşattıkları hüzünle hukuk ve demokrasi tarihine şimdiden geçmişlerdir. Bunlar güvenlik dereceleri, infaz uygulamaları ve fiziksel yapılarına göre “açık”, “kapalı”, “yüksek güvenlikli “(F, S, Y tipi), “T” ve “L” gibi ya da “kadın kapalı/açık”, “çocuk ve gençlik infaz kurumları”, “çocuk eğitim evleri” gibi adlar taşırlar. Haklarında daha ayrıntılı bilgiye ilgili kurumların resmi sayfalarından ve dahası haklarında yazılmış bin kütüphaneye sığmaz kaynaktan ulaşacağımız cezaevleri, insanlığın “çok uzak fazla yakın” alanlarından birini oluşturur. Bu alan insanlığın insanlığını keşfetmesine, insanın insana yaptıklarından utanmasına, ilkellikten kurtulmasına, kendisiyle yüzleşmesine, hukuk ve adaleti var oluş gerekçelerinden biri saymasına neden olan, yol açan bir “insanlık” kerterizi olmuştur. Öç ile ceza, kısas ile bedel, kıyıcılık ile insan hakları”, ibret ile insanı kazanma gibi sayısız ölçüt, yaklaşım, uygulama ve çıkarımın en önemli sınanma ve doğrulanma yeri hep cezaevleri ya da ceza uygulamaları olmuştur. “Kellesi vurula”dan Engizisyon kıyıcılığına, faşist Toplama Kamplarından Gulag Takımadalarına ya da Guantanamo Zindanlarından Diyarbakır İşkencehanelerine… “Bir daha asla” diyerek, İnsanlık Değerlerinin birer manifestoya dönüşmesi için, ne yazık ki bu acı ve mide bulandırıcı nöbetlerden geçilmiştir ve ne utanç vericidir ki geçilmektedir.

****

Suçlular cezalandırılmasın mı? Hırsızı, kıyıcısı, talancısı, insanı ve toplumu ilerlemekten alıkoyan yobazı, doğa tarih kültür düşmanları, kadına çocuğa göz diken malı gören katleden aşağılıklar, kent suçluları, yolsuzluk şaklabanları ve cümle insanlık düşmanı elini kolunu sallaya sallaya dolaşsın mı? Ne münasebet? Çağdaş toplumların, devletlerinin ve sistemlerinin belki de en önemli refleksi ve görevi, bu niteliklerine karşı saldırıları engellemek ve bedelini kamu adına ödetmektir. Ama böylesi toplumları “çağdaş” diye nitelememizi sağlayan şey, sistemlerini eşit, adil, paylaşılır, ulaşılır hale getirmeleri, bireylerini onsa göre yetiştirmeleri, aidiyet ve illiyet duygularını korku, kaygı ve tedirginlik üstüne değil, yurttaş olmanın “hal, yetki ve sorumluluğu” ile donatmaya çalışmalardır.

O yüzdendir ki kimi ülkelerin bir günde yaşadığı bin skandal anında un unutulurken ve artık kimseyi şaşırtmazken; kimi ülkelerde bin yılda bir yaşanan bir skandal akıl almaz tedirginliğe, paniğe ve önlemlere yol açmaktadır. O yüzden bir hırsızlık ve yolsuzluk vakası kimi ülkelerde failin popülerliği-tanınmışlığı oranında dikkat çekerken, kimi ülkelerde sistemin sorgulanmasına, sistemi zaafa uğratanların istifasına, büyük muhasebelere neden olmaktadır.

Bu kadar kaotik bir süreçte, ancak algı mühendisliğinin ya da bilgi paylaşımının izin verdiği kırıntılarla olup biteni anlamaya, yorumlamaya çalıştığımız bu garip ahvalde, bula bula bu konuyu mu buldun demeyin. Belki de her şeyin başında içimizdeki adalet duygusunu yükseltmek, bunu karşılığını hayatta ve sistemde arayıp sorgulamak, bilincimizi ve ruhumuzu ellerimizle ördüğümüz hapishanelerden kurtarmak gerekiyor. 402 cezaevinde yüüzde 142.5 doluluk oranıma nasıl ulaşılır? 304.390 kişilik yerlerde 421.583 kişi nasıl barınır? Belki işe buradan başlamalıyız.