Kimi “dehşet”, kimi “vahşet”, kimi “dram”, kimi “akıl almaz olay”, kimi de “kahreden son” diye manşet attı. Bir iki kırık dökük yorum, Otizmle Yaşam Derneği’mim açıklaması dışında elbette bir şey okumadınız. Çünkü bizim gibi coğrafyalarda adettendir, acılar iki günde unutulur, gerçekler halı altına süpürülür, eğer fail ya da mağdur biraz tanınır-görünür insanlarsa protokol erbabı eksik kalmamak için birkaç kelam eder, sonra… Sonrası bellidir: ateş düştüğü yeri yakar ve hemen unutulmaya bırakılır, halının altına süpürülür, başa gelmediği için şükredilir. Sahi böylesi durumlar için kaç veciz kelamımız, atasözümüz, darb-ı meselimiz, çok yüzlülüğümüze biçtiğimiz kaç maskemiz mevcuttur? Unuttuklarımı da siz ekleyiverin.

Benim de bir aralar adresim olan Urla-İskele’de yaşıyorlardı. Nurten 60 yaşındaydı. Emekliydi, haberlerden anladığım-çıkarabildiğim kadarıyla oğluyla başbaşa yaşıyordu. Ahmet Barış 19 yaşındaydı, zihinsel engelleydi. Yetmezmiş gibi nicedir lösemiyle, halk ağzıyla kan kanseri belasıyla uğraşıyordu. Kadın, anne, emekli, erkek ve genç çocuk, zihinsel engel, lösemi… Kullanıp geçiverdiğim bu kavramların, tanımların, durumların karşılığını bilmemek, hissetmemek, yarattıkları ve yaşattıkları ağır yüklerin ne olduğunu anlamamak için, ya yekpare kütük, ya insanlık düşmanı bir yaratık ya da süzme duyarsız bir aşağılık olmak yeter.

****

Bu sözcüklerin karşılığı derin bir çaresizliktir, nasıl baş edileceği bilinmez ekonomik açmazlar ve kıskaçlardır. 19 yaşındaki bir çocuk ve delikanlının umarsız zihinsel engeline ve ölümcül hastalığına inat sinsice yürüyen fiziksel-cinsel-bilişsel gelişmesi, beklentileri, sorunları ve nasıl yanıtlanacağı bilinmez güdüleri karşısında, 60 yaşındaki bir annenin çaresizliği, tahammül fersah ve her an yükselen meseleler cehennemini aşma arayışlarıdır. Bütün bunların ve dahasının yanında, bu sözcüklerin karşılığı; acımasız ruhlardan, düşünmeyi unutmuş beyinlerden, rezilce küflenmiş zihinlerden ve bunların yarattığı berbat bir sistemden oluşmuş bir dünyayla baş etmeye, direnmeye çalışmaktır. Bu sözcüklerin karşılığı, varlığını yokluğuna armağan etmek, önyargılardan, cehaletten, faşist ve yobaz acımasızlıktan, arabesk saçmalıklardan ibaret bir bataklıkta, yapayalnız geçen günleri ve geceleri değil, geçen her saniyeyi yaşamaktan saymaktır.

Bundan birkaç yıl önce, bir anket yapılmıştı: “Engelli yakını olan bir aileyle komşuluk yapmak ister misimiz?” Sorulan kişilerin yüzde 90’ı en az lisans ve yüksek lisans mezunuydu ve yanıtların yüzde 95’i “hayır”dı. Kuşkusuz hepsi de Rain Man, Fareler ve İnsanlar, Fil Adam, Notre Dame’ın Kamburu, Kafesten Bir Kuş Uçtu, Bir Delinin Hatıra Defteri dendiğinde, gözyaşlarına gark oluyordu. Bu ne beter çelişkidir ki, cahili okumuşu cümle milletin en sevdiği küfür ve hakaret tümceleri de, “Geri zekâlı, idyot, şizofren, kafadan sakat, kör müsün, sağır mısın” diye başlıyordu! Ama bildiğimiz başka şeyler de –iyi ki- vardır.

****

Tıpkı Serebral Palsili güzel yeğenimi hayatta ve hak ettiği gibi tutmak için, yeteneklerini kariyerlerini feda eden, bu mücadeleyi yalnızca kendi çocukları için vermeyip, benzerleri için aileleri örgütleyen, yazarı olmaktan onur duyduğum dergiler yayınlayan dostlarımı bildiğim gibi. Besim Toker gibi şahane arkadaşlarımın çabalarına hayran olduğum gibi. Bugün bu ülkede pek çok insanın, o çocuklara hayat armağan etmek yanında, bizim ne zaman uyanacağı muamma duyarlığımızı harekete geçirmek için çabaladığını bildiğim gibi.

Kuşkusuz Nurten de, Ahmet Barış içim atnı duyarlık ve çabayla o güne kadar mücadele etti, direndi. Onları o halde bulanların, Ahmet Barış için gelen servis görevlisi olduğu yazıyor haberlerde. Demek ki Nurten de çocuğunun esenliği için yollar aradı ve ne güzel ki bu ülkede bunun için yollar var ve daha genişlemesi ve uzaması için, başta devlet olmak üzere hepimize çok iş düşüyor.

Ama o gün bir evde, tahammül bitti, direnç kırıldı, çaresizlik umudu eritti, Nurten ve Ahmet Barış ve bir tabanca… Bu hazin tragedya, devlete ve topluma tüm yasa, anlayış, algı, sorumluluk ve ahlak adına tutulmuş (kaçıncı?) bir aynadır. Olayın ardından yazılanlar arasında bir tümce, nice Ahmet Barış’ların ailelerini, daha doğrusu rötuşsuz itiraflarını anlatıyordu. Uzatmanın gereği yok, bu söz her duvara asmalıdır: “Bazen biz de Nurten gibi çaresizliğe kapılıp, benzer şeyleri yapmayı düşünüyoruz.” Daha ne desinler kardeşim!