Geçen hafta rahatsızlığımdan dolayı yazamadım, kusura bakmayın. Ayın 15’inden sonra, doktor yoldaşlarımın söylediğine göre Ekim ortalarına kadar uzayacak bir diş ve ağız tedavisi süreci beni bekliyor. Bu da en azından Temmuz ve Ağustos aylarında düzenli olarak yazamayacağım anlamına geliyor. Çocukluğumdan beri peşimi bırakmayan şu diş, çene ve ağız sorunundan kurtulmayı umuyorum. Bakalım gelecek günler neler gösterecek, ben şimdiden haberiniz olsun istedim.

Zihni Göktay usta da “gidenler kervanı”na katıldı. Öylesine çok, öylesine çabuk, öylesine hızlı olmaya başladı ki bu gidişler, insan düşünmeden edemiyor: bu bahçe giderek ıssızlaşıyor ve doğanın en büyük gerçeği olan ölüm bize yaklaşıyor. Öteki gerçek doğumdur ve geçenlerde Sibel’i uğurladığımız camiden çıkıp, yolumu sokaklara vurduğumda, önünden geçtiğim evden gelen bebek ağlaması gibi insanı gülümsetiyor. Aslolan elbette ikisi arasında bize armağan edilmiş zaman ile bize hayatı armağan eden yeryüzünü, insan gibi yaşamaktır. Biz bunu başaran ve alanlarındaki başarılarıyla onurlandıran insanlar sayesinde hayatı tanımlıyor ve o tanıma yakışmaya çalışıyoruz. Umalım, dileyelim ve bunun için adına hayat denen bu en güzel mesaiyi öylesine hak edelim ki, bir gün bizim arkamızdan da aynı tümceleri kursunlar.

****

Tuhaf, saçma, anlamsız, utanç ve esef verici ama hiç biri rastlantı olmayan, planlı programlı bir siyaset gereği taammüden yaşatılan bir cehennem ve akıl tutulması gündemi içindeyiz. Ferhan Şensoy ağabeyin söylediği gibi; “Her gün ulan bugün ne olacak acaba diye kalkıyoruz, bu kadar da olmaz ki canım diyerek yatıyoruz.” Elbette bunlar işin mizahıdır. Bu ne demektir? Aziz Nesin ustaya göre şu demektir: “İzahı olmayan şeylerin mizahı olur!” Söz buraya gelmişse, bu kez de Bertolt Brecht’e kulak vermemiz gerekir. Epik ustamız diyor ki; “Mizahın olmadığı bir ülkede yaşamak kötüdür. Fakat çok daha kötü olan, mizahsız yaşayamayacağın bir ülkede yaşamaktır.”

Mizah ya da gülmece, keskin, üretimde ve algılamada zekâ, yorumlamada demokratlık, hayattaki karşılığına yakışmak için hoşgörü ve önce kendinle barışıklık, hepsini de içine alacak gelişmiş bir beyinde ışıl ışıl parlayan zekâ ve gülme yeteneği ister. O nedenle Che Guevara ağabey buyurur ki “Gülmek devrimci bir eylemdir. Dik dur ve gülümse, bırak neden gülümsediğini merak etsinler!” Laf lafı, laf belleği açıyor, ah ki pek özlediğim Semih Sergen hocamın lafını da araya sıkıştırayım: “Bir espriye üç saniyeden fazla gülmek geri zekâlılıktır!” Semih Hoca’ya “Peki küçük bir espriyi bile anlamayanların haline ne diyeceğiz?” diye sorduğumda verdiği yanıtı da yazmalıyım: “Zekâsızlık!”

İnsanın kendisiyle kafa bulma erdemini yakalamadan, başkalarıyla dalga geçme densizliğine kalkışması, elbette mizah değil, haddini bilmezliğin dile gelmesidir. Ki genellikle bu tiplere baktığınızda, beyinde sözcük bittiği için, kaba saba saçma sapan el şakalarına, aşağılık küfürlere, ırkçı yobaz faşist şoven dinci cinsiyetçi ötekileştirici küçümseyici böğürmelere geçer. Bu tip dangalaklıklara dair benim tanım önerim şudur: “MAL beyanı!”

****

Bir de bütün bunlara dair zerre fikri olmadan yaşayanlar vardır. Erkeği çatık kaş, kuyu ses, mafyozik otağ ibrikçisi bakış; kadını “beni kadından saymayın oyarım” tarzı apış apış yürüme, menopozun bile “kaç buna bulaşmayalım” diyeceği kadar şiddet, rahmetli Yaşar Özel’i bile kıskandırmaya özenen davudi sestir bu tipler. Travması hayırlara vesile bu tipler için de babaların sözleri vardır: “Ciddiyet budalalığın maskesidir!” Montesquieu, “Ciddiyet, sığ insanların biricik sığınağıdır!” Oscar Wilde, “Ciddiyet budalalığın aynasıdır!” Voltaire… Bu kadar yeter, harbiden siz insanlığı ve insanlığa ışık tutmaya çalışanları ne meşgul ettiniz be kardeşim! Bu bağlamda, kişisel facebook sayfamda hayli düşünce beyanında bulundum. Zahmet olmazsa, kolaylıkla ulaşıp okuyabilirsiniz.

Gidenlerimizi mi yazayım, Nato toplantısı saçmalığını mı? Maarif Nazırının “Kurtuluş Savaşı”na uzanmaya yeltenen zehirli dilinden mi bahis açayım, yoksa –bu konuyu özel olarak yazacağım- kente inip hazin bir olayın sonunda katledilen ayıdan söz etmek daha mı anlamlı olur?

Bunları düşünürken, yazı biraz da Deniz Göktaş kardeşten etkilenerek bu hale dönüştü. Söylenecek her şey elbette bu köşede yer ve karşılık bulacak. Ben ameliyatlara doğru yola çıkarken, bir sonraki yazıya kadar burada kalsın: GÜLMEK BİZE ÇOK YAKIŞIYOR!