Albümlerime biriktirdiğim eski resimlerime bakarım arada. Siyah-Beyaz olanlarda çocukluğumun, yeni yetme günlerimin diri, duru, ince gülümsemeleriyle buluşurum.

Daha sonra renklenen filmlere çekilmiş fotoğraflardaki gençlik, olgunluk yaşlarımın duruşları çıkar karşıma, gülüşürüz. Yaş almaların, yıllarla farklı buluşmaların, biçimsel değişimlerin resimleridir bunlar.

Çocukluk yıllarımda ne çok sessizlikler biriktirdiğimi anımsarım. Suskun, küşümlü, duygusal, içlenme hallerimi de.

Büyüklerim mi öyle isterlerdi ola? Öyle ya büyüklerin yanında konuşulmaz, tepki verilmez, yorum yapılmazdı o zamanlar. Ne yapılırdı? Susulurdu, susturulurdu, izin verilirse konuşulurdu. Ezilmişlik, sindirilmişlik, korku… Hep içime çekilmiştim! Küşümlülük duygusuna tutsak edilmiştim!

****

Küşüm sözcüğü daha o çocuk zamanlarımda girmiş yaşamıma.

Oğuz kentim Oğuzeli’nde, sular yurdu kasabamda çocuk kulağımda çınlayan, dilime yerleşen, içime işleyen üzgün sözcük.

Gel zaman git zaman küşümün şiir kitabım “Küşüm Çınlaması”na ad olacağını kestiremezdim ki.

Sonradan öğrendim küşüm sözcüğünün eksiklenme duygusunun, birisine saygısızlık eder miyimin kaygısı, endişesi, tedirginliği olduğunu.

Bir şeyi daha anımsıyorum; o günlerde çok hayal kurduğumu, düşler içinde bulunduğumu, geleceğe dair güzel resimler tasarladığımı, umuda biriktiğimi.

Kırgınlık, hayınlık, kin, kıyım, kahır, düşmanlık. Duygudaş davranınca bu olumsuz, tatsız, beğenisiz olgular acıtır içimi. Ürkerim, irkilirim, sakınırım. Gece düşlerinin ötesinde gündüz düşleri, hayalleri, kurgularıyla da gönenirim.

Erdemli, onurlu, çağdaş, aydınlanmacı insan olmak, insanca yaşamak, insanları sevmek, insanlarla bütünleşmek.

Özlediğimiz bu duygular, bu düşünceler değil mi? Güzel şeyler biriktirirseniz güzel edersiniz zamanı, yaşamı.

****

André Gide: “Umutlar! Hiç mi yorulmayacaksınız?” diye sorar. Sevgiyi, yaşama sevincini, umudu biriktirmek, onları geleceğe taşımak gibi gelir bana bu sözler. Nice olumsuzluklar yaşansa da umudun ışıklı, aydınlık dalına tutunmanın halleri gibi.

Duyduklarım, yaşadıklarım, okuduklarım beni umutlu olmaya yoğunlaştırır. Şarkılar, türküler gibi içten, sevecen…

Düş kırıklığına, karamsarlığa, kötümserliğe sapmadan bir ışık saçar içime, güneş gibi doğar gönlüme.

“Umut, bacam.” diyor Ahmet İnam. “Oradan tüterim ben. Dumanım yokluğa savrulur. Umudum, yokluğadır. Yiğit umut budur. Varlığa umut sıradandır, korkaktır.

Geçiciliğe. Geçip gidene. Bir daha yaşanmayacak olana. Ölüp de dirilmemeye. Umudum yanı başımda.” (S’imge Dergisi, Mayıs-Haziran 2004)

DOKUZ EYLÜL GAZETEMİZDE 10. YAZI YILIM

Bu yazımı oluştururken, aklıma 15 Haziran 2016 tarihi düşüverdi birden. Sahi dedim 10 yıl önce Dokuz Eylül Gazetemizde ilk yazım 15 Haziran 2016 Çarşamba günü çıkmış, “merhaba” diye seslenmişim okur dostlara.

10 yıldan bu yana her hafta çarşambalar benim yazı günümdür. Bugüne dek aksatmadan yazmanın heyecanını, sevincini, gönencini yaşarım.

34 yıl TRT Haber Merkezinde haberin peşinde koştum. Bütün bölgelerini gezdim ülkemin, sesler, görüntüler, haberler iletmek için TRT’nin tek kanal olduğu yıllarda.

Heyecan, umut, sevinç, telaş, hüzün, dostluk, arkadaşlık, şiir, şarkı… Hepsinin tadına vardım.

İyi ki yazıyorum diye seslenirim hep kendime. Dostlarımla paylaşırım duygularımı.

Yine Sait Faik’e kulak verelim o zaman: “Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”

Ben de yazmaktan yorulmadım.

Elim kaleme, tuşlara dokunma gücünü sürdürdükçe, umutlanmanın esenliğini yaşadıkça yazma eylemim de sürecek elbette.

Evet dostlar, umudun yüreği sıcaktır. O zaman yürüyelim geleceğe umutla.