Can Yücel ünlü “Sevgi Duvarı” şiirinin bir dizesinde “Bir gece sevgi duvarını aştık” diye seslenir, sözün sonunu şöyle bağlar: “ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi.”
21 Ağustos 1926’da doğan ve yine Ağustos sıcağında (12 Ağustos 1999) yaşamını yitiren Can Yücel’i de anarak başlamış olayım yazıya. Sevgi Duvarı’nı aşalım.
***
Türk Tabipler Birliği’nin simge başkanlarından Dr. Erdal Atabek’in (193-2024) Cumhuriyet Gazetesindeki yazılarını ilgiyle, beğeniyle, özenle, sevgiyle izlerdim.
Birçok yazsını belgeliğime de almışımdır.
Bilgisayarımın başına geçtiğimde Atabek’in Cumhuriyet’ten alıntıladığım yazılarını açtım. “Sevgiyi Hayatımızdan Kovduk ve Nefreti İçimize Çağırdık” (19.04.2014) başlıklı yazısına takıldım.
Şiirsel bir dille kaleme aldığı yazısında Atabek “Sevgisizlik ağır bir yüktür ve insan bundan kurtulmak için çok kötü şeyler yapar” diyerek şu anlamlı sözleri sıralamış:
“Sevgi, değer vermesini bilmektir. Sevgi, yaşama hakkını kabul etmektir. Sevgi, varolmaktan kıvanç duymaktır.
Sevgi, birlikte olmaktan sevinç duymaktır. Sevgi, eşitliğin duyumsanmasıdır. Sevgi, bütün yapay ayrımların hayattan çıkarılmasıdır.
Sevgi, bilinçtir. Sevgi, insan olmaktır.”
****
Atabek’in bu sözlerine katılmamak olanaksız. Her geçen gün daha sevgisizleşiyoruz; söz, ses, gönül kirliliğine yelken açıyoruz.
Dürtüyle, kışkırtmayla, tepkiyle yöneldiğimiz, yeni kimlikler çerçeveletip asıyoruz yüzümüze sanki.
Kimi zaman iyiyi, güzeli, doğruyu, düzgün olanı bulmak adına bu duruşlarımızla, davranışlarımızla kendimizden ne denli uzaklaştığımızın, kendimize ne denli yabancılaştığımızın da ayrımına varamadan.
Evet ne çok “öteki”ler oluşuyor hallerimizde. Asıl beni, salt kendi olan yüzü bulamıyoruz bir türlü. Ben dediğimiz olgunun dışında saklıyoruz içimizdeki doğru beni. Yapay, kandırmacası çok…
Sahteci yüzlerle, maskelerle bir görüntüyü sergilemek hiç de insani gelmez bana.
Yüzünde yapay, yalansı görüntüyü, kaypaklığı, dönekliği, sahteliği taşıyan insanları gördükçe, tanıdıkça kahroluyorum.
Aslında sevgiyle, dostlukla, barışla, aydınlanmayla, söz güzelliği ile, içtenlikle, gönüldeşlikle taçlanan bir yaşamı paylaşmak bu denli zor mu ola?
Sevgisizliğin ağır yükünü kaldıramayız sonra?
“DEVRİME ADANMIŞ YÜREĞİN” ŞAİRİ: H.HÜSEYİN YALVAÇ
Ankara’dan Selim Esen aradı 5 Ağustos günü. Acı haberi ilk ondan aldım: “Hasan Hüseyin Yalvaç’ı kaybettik Oğuz!” dedi. Acılandım. Yine bir eksildik dedim.
Aynı gün ünlü oyun yazarı, romancı, senarist, aktivist, müzisyen Bilgesu Erenus’un ölüm haberini almıştım.
9 Ağustos günü de gazeteci, yazar Halit Kakınç’ın yitik haberi sanal ortamda yankılandı.
Nedir bu sanat, yazın alanındaki yaprak dökümü diye söylenirken, Hasan Hüseyin Yalvaç’ın yitikliği hüznümü katladı.
Onun “Sevda Ki Hüznü Kalır Bana” (Sone Y.2004) kitabını buldum Gerence Koyu’ndaki yazlık evimde. “Çekilen acıların yaratacağı güzellikler adına” deyip imzalamış bana 29 Ağustos 2006’da.
İzmir’de 2000’li yılların başında tanıştık Yalvaç’la, dost olduk, yazıştık. Birçok toplantılarda, sofralarda buluştuk, söyleştik. Yıllardır yaşadığı Terkirdağ Saray’dan arada yazıştık, telefonlaştık.
Yalvaç, Türkiye’de yayımlanan sayısız dergide şiirleriyle, yazılarıyla göründü. Ülkemizin nice kentine görevi gereği yolculuklar yaptı.
Atilka Er’in sanal ortamda paylaştığın yazıda dediği gibi: “İşte, bütün bu sözünü ettiği yolculuklara bir nokta koyup, o dönüşü olmayan yolculuğa çıktı dostum, arkadaşım, ağabeyim, yoldaşım Hasan Hüseyin Yalvaç. Anılar öbek öbek, nasıl başa çıkarım bilmem.”
Sonunda bu yolculuklara nokta koyup sonsuzluğun uzun gizine çıktı Yalvaç.
Devrimciliğinden ödün vermedi, “devrime inanmış yüreğinin, tekli sevdalarda durduğunu” söyledi. Ve ekledi:
“anladım / bir devrimcinin sevgisi / tüm insanlarda ses bulur / ne kadar severse sevsin / bir devrimci / tek sevdayla yok olur”
Geçen hafta yitirdiğimiz yazın, sanat emekçisi yitiklerimizi saygıyla, sevgiyle anıyorum.