Atılacak bir adım ve verilecek bir kararın alınması için, konunun nedenleri ve yaratacağı olası sonuçlar en baştan etraflı olarak düşünülmesi gerekir. Zira nedenleri düşünmek alınan kararın gerekçelerini; yaratacağı sonuçlar ise bu kararın haklılık ve vizyonunu belirler. Ancak duygusal, tepkisel ve de geleneksel davranışların etkin olduğu toplumlarda olay ve konunun derin, etraflı düşünülmesi genellikle ihmal edilir. Bu durumda beklenmedik sonuçlarla karşılaşmak kaçınılmaz olur. Bugünlerin gündemi olan “Çerçeve Yasa” konusunda da basın sadece kaç kişinin evet veya hayır oyu verdiğini, yani şekli boyutu tartışırken, yaratacağı muhtemel sonuçlar üzerinde yeterli durulmuyor ve düşünülmüyor. Göç, göç yolunda düzelir mantığı geçerli. Ne var ki, benim bugün üzerinde duracağım konu daha başka. Nedenleri ve sonuçları düşünülmeden ve tartışılmadan, ülkenin gündemine düşen “Mekke Antlaşması” üzerine olacak.
Hiç gündemde yokken, bir anda Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında “Ortak Savunma Antlaşması” 7 Ağustos günü imzalandı. Anlaşmaya göre bu ülkelerden birine yapılan bir saldırı, her birine yapılmış sayılacak. Böyle bir antlaşma üstelik, kökleşmiş ve kurumlaşmış NATO’ya benzetilerek, “İslam NATO’su“ olarak değerlendirildi. Oysa NATO, siyasi değerler olan çağdaş demokrasi ve çıkarlar tercihi üzerine otururken, dini inançların kişiselliği nedeniyle iki ayrı platform olduğu gözden kaçtı.
****
İkinci olarak Suudilerin yüksek finans potansiyeli, Pakistan’ın nükleer gücü ve Türkiye’nin savunma sanayi gücü vurgulanarak bunun stratejik önemde bir işbirliği olduğu iddiası gündeme getirildi. Pakistan ve Türkiye arasında Kurtuluş Savaşından beri sıcak bir ilişkimiz ve geçmişe dayalı işbirliğimiz olsa da; Suudiler İslam coğrafyasında Osmanlı ile en çok çatışan ve kültür olarak bize uzak bir ülkedir. İslam ve laiklik anlayışımız da oldukça farklıdır. Şimdiye dek Suudilerle ciddi bir işbirliği örneği de yaşamadık. Üstelik bu ülkeler coğrafya olarak birbirinden kopuk ülkeler.
Suudiler İran’ın İslam anlayışına saygılı olmadığı için keskin bir kültürel karşıtlık ve İslam Dünyasında rekabet ve düşmanlık içindeler. Son İran Savaşında defaten oradaki ABD Üsleri saldırıya uğradı. Bu saldırılar Suudilere yapılmış bir saldırı mıdır, değil midir? Bunları bize yapılmış bir saldırı olarak mı değerlendireceğiz?
****
Pakistan baştan beri Hindistan ile, Keşmir konusunda kavgalı ve zaman zaman çatışmaktadır. Pakistan’a yapılan bu tür Hint saldırıları Türkiye’ye yapılmış olarak mı değerlendireceğiz? Kaldı ki Hindistan görmezden gelinecek bir ülke değildir. Bugün nüfusu Çin’den daha fazla ve adeta bir kıta büyüklüğündedir. Üstelik Yazılım alanında Dünya lideridir. Son yıllarda sanayi alanında da büyük hamleler gerçekleştirdi. Böylesi bir ülke ile zıtlaşma yaratan bir tutumun sonuçları düşünülmüş müdür? Türkiye’ye yönelik turistik iptaller hemen devreye girmiş bulunuyor. Ayrıca Hindistan ile Yunanistan, İsrail ve Güney Kıbrıs Yönetimi arasındaki işbirliği girişimleri devreye girmiş bulunuyor. Bu denli soru işaretleri taşıyan bu antlaşma uygulanabilir ve işlevsel olabilir mi?
Nihayet bu Antlaşma, İran ile İsrail ve ABD savaşının bir sonucu olarak, sanki İran’ı dışlamak için getirilmiş, BOB projesinin bir parçası ve Trump’ın bir zorlama projesi olarak görülmüyor mu? İran’da yarıya yakın nüfusun Türk olduğu ve bugünkü yönetiminde Türk kökenli insanların bulunduğu düşünülür ise, bu durum İran ile sorunsuz olan siyasi ilişkilerimizi riske atmaz mı?
Sonuç olarak bütün bu sorular ve sorunlar varken bu antlaşma ölü doğmuş olmaz mı? Zira hem değinilen nedenler, hem de yaratacağı sonuçlar açısında ülkemize ne kazandırıp; ne kaybettirdiğini derin ve etraflı olarak düşünmek gerekmez mi?