Argenteuil (Arjantöy) bugün Paris’in çok yakınında bir yerleşim yeri. Nüfusu yüz bin kişi dolayında. 1870’ li yıllarda izlenimci (empresyonist) ressamların en önemli buluşma ve toplanma yeri oldu. Paris’in 15 kilometre kadar dışındaki bu kasaba sanat tarihinde sıklıkla “İzlenimciliğin Beşiği” olarak adlandırıldı.

Bu kasabanın ya da kentin en önemli özelliği geleneksel ile moderni bir arada sunmasıydı. Bir yanda Seine Nehri’nin kıyısında yapılan yelkenli yarışları, yani regattalar, nehir kenarı yürüyüşleri, kır manzaraları ve dingin bir doğa vardı. Diğer yanda ise Sanayi Devrimi’nin izleri olan tren köprüleri, demiryolları ve fabrikaların tüten bacaları yükseliyordu. İzlenimciler, klasik manzara resimlerinin aksine hayatın o anki gerçekliğini ve modern dönüşümü tuvale aktarmak istedikleri için bu karşıtlık onlar için bulunmaz bir nimet oldu. Bu topluluğun öncüsü, 1871 yılında Argenteuil'e (Arjantöy’e) taşınan ve 1878'e kadar burada yaşayan Claude Monet oldu. Monet bu yıllarda daha çok nehir sularını tuvaline geçirmeye çalıştı. Suların ışık yansımalarını verebilmek için de çok açık tonlar kullandı. Daha sonra kayık üstünde bir atölye yaptırdı ve oradan sulardaki yansımaları inceledi. Arkadaşı Manet de, onun kayığın içinde çalışırken resmini yaptı. Monet'nin buradaki varlığı ve yeşil panjurlu evi, kısa sürede dönemin diğer avangart (öncü) sanatçılarını da bölgeye çekti. Monet'nin daveti ve kentin sunduğu görsel zenginlik sayesinde Pierre-Auguste Renoir, Édouard Manet, Alfred Sisley, Camille Pissarro ve Gustave Caillebotte (Güstav Kaybot) gibi isimler sık sık Argenteuil'e gelerek burada toplandılar. Ressamlar nehir kenarında ya da Monet'nin bahçesinde şövalelerini yan yana kurarak açık havada resim yapma tekniğini geliştirdiler. Bu dönem, sanatçıların birbirlerinden ilham alarak adeta ortak bir görsel dil geliştirdikleri en verimli yılları oldu.

Argenteuil De

Monet, nehir üzerindeki ışık oyunlarını ve yansımaları daha yakından inceleyebilmek için teknesini küçük bir stüdyoya dönüştürdü. Édouard Manet, ünlü "Monet Stüdyo Teknesinde Resim Yaparken" tablosuyla arkadaşını bu çalışması sırasında ölümsüzleştirdi. Monet bu yıllarda yaptığı resimlerde izlenimlerinin bozulmalarından korkuyormuşçasına çabuk boyama tekniğini daha da çabuklaştırdı. Bütün dikkatini ışığın çeşitli görünüşleri üzerinde topladı ve artık ışığın dünyanın tek gerçeği olduğuna iyiden iyiye inanmaya başladı. Ama Monet’nin “Argenteuil’de Kapalı Havada Yelken Yarışı” resminde olduğu gibi, bu yıllarda yapılmış kimi resimlerde sinirli ve özgür bir çalışma tarzını ortaya koyan fırça sürüşlerine ve lekelerine de rastlanıyordu. Manet’nin sanatında da Argenteuil’ün büyük etkisi oldu. Argenteuil’de boyadığı “Argenteuil Kayıkçıları, Claude Monet Kayığında Resim Yaparken, Monet Ailesi Bahçede” resimlerinde açık renkler kullandı ve hafif fırça sürüşleriyle çalıştı. Ama tablonun genel uyumunu yine koyu renklere dayandırdı. Üstelik doğaya karşı pek düşkünlüğü olmadığı için bu manzaraların hepsine birer ikişer insan figürü yerleştirmekten vazgeçmedi.

Argenteuil

Sanat tarihini değiştiren ve sanat akademisine başkaldırı niteliği taşıyan 1874 yılındaki ilk bağımsız İzlenimci Sergisi'nin stratejileri ve düşünsel temelleri büyük ölçüde bu kentteki buluşmalarda atıldı. Yalnızca Claude Monet, Argenteuil'de yaşadığı yedi yıl boyunca 250'den fazla tablo üretti ve bunların 150'den fazlasının konusu doğrudan bu kentti. Özetle Argenteuil; ışığın, suyun, modernleşen Fransa'nın ve kalıpları yıkmak isteyen dost bir ressam grubunun bir araya gelerek modern sanat tarihini yeniden yazdığı tarihi bir laboratuar oldu.

Kroyçer Sonat-1

KROYÇER SONAT

Tolstoy’un Varlık Yayınları’ndan çıkan Kroyçer Sonat kitabını yıllar evvel okumuş ve çok etkilenmiştim. Hatta ürkmüştüm, dehşete düşmüştüm bile denebilir. Bu yoğun kıskançlık ve öfke nöbetleri, yol açtığı sonuçlar bakımından beni çok düşündürmüştü. Sanat dünyasında bu eserden yola çıkıp da zincirleme etkiyle sinema, müzik, opera ve bale, resim gibi çok çeşitli alanları etkileyen eser azdır. Neydi nasıldı bu uzun öykü ve neyi anlatıyordu? Tolstoy'un Kroyçer Sonat adlı uzun hikâyesi, bir tren yolculuğunda Pozdnişev adlı bir asilzadenin itirafları etrafında şekillenir. Pozdnişev, müzisyen karısının bir erkek kemancı ile birlikte Beethoven’in Kreutzer Sonatı’nı çalarken aralarında doğan tutkulu bağdan feci şekilde kıskançlık duyar. Bu sanatsal yakınlaşmayı bir ihanet olarak görür ve eşini hançerleyerek öldürür. Tolstoy bu uzun öyküsünde, evlilik kurumunun ikiyüzlülüğünü, şehveti ve müziğin insanı kontrolsüz bir tutkuya sürükleyen karanlık gücünü eleştirir. Tolstoy’u bu öyküyü yazmaya iten ve onu derinden etkileyen neden, bir bahar akşamı evinde amatör bir gruptan dinlediği, Beethoven’in opus 47 la majör Keman ve Piyano Sonatı’ydı. Bu sonatı dinledikten sonra, müziğin insan ruhunu ve arzularını manipüle eden “tehlikeli gücü” üzerinde düşünmeye başladı. Sonunda bu uzun öykü edebiyat tarihindeki yerini aldı. Bu eserin Kreutzer (Kroyçer) Sonat adını alması da ilginçtir. Beethoven bu eseri çok beğendiği ve gerçekten çok yetenekli kemancı Bridgetower için bestelemişti. Ancak eserin 24 Mayıs 1803'te Viyana'da neredeyse hiç prova yapılmadan ilk kez seslendirilmesi ve büyük başarı kazanması sonrası ikili kutlama yapmak için dışarı çıktı ve bir mekânda içmeye başladılar. Ancak alkolün de etkisiyle Bridgetower, Beethoven’in değer verdiği ve tanıdığı bir kadın hakkında aşağılayıcı ve saygısızca ifadeler kullandı. Beethoven, bu duruma çok sinirlenerek Bridgetower ile olan tüm ilişkisini ve dostluğunu anında kesti. Öfkelenen Beethoven, eseri resmi olarak yayımlatmadan önce Bridgetower'ın adını tamamen sildirdi ve sonatı, dönemin en ünlü Fransız kemancısı Rodolphe Kreutzer'e ithaf etmeye karar verdi. İşin ilginç yanı, kemancı Kreutzer bu eseri karmaşık ve anlaşılmaz bularak hiç çalmadı. Gelelim resim sanatına, Tolstoy’un bu kitabının yayımlanmasından on iki yıl sonra ressam René-Xavier Prinet, aynı adla bir resim yaptı. Bu resimde piyanodaki kadının ve yanındaki kemancının Beethoven’in sonatını çalarken kendilerini müziğin ritmine bırakıp tutkuyla kucaklaştıkları ve öpüştükleri an resmediliyordu. Prinet, Tolstoy'un kitabındaki kıskanç kocanın "korktuğu ve zihninde canlandırdığı" o yasak şehvet ve müzikal trans anını kusursuz bir görsellikle tuvale aktarmıştı.

Rus Sobasi

SOBALARINDA KURU DA MEŞE YANIYOR

Çocukluk günlerimde anneannem sabahları erkenden meşe odunlarıyla kuzineyi yakar, çay suyunu koyar, ardından az önce ineklerden sağdığı sütü kaynatmaya koyulurdu. Sütün kokusu tezekle birlikte yanan meşe odununun kokusuyla karışır, yer sofrasının bir an önce kurulmasını beklerdik. Kuzineler çok işlevliydi. Su kaynatır, çay demler, fırınında ekmek pişer, aynı zamanda yemek de yapılırdı. Anneannemin “maşinga” dediği kuzineler, soğuk kış günlerinde, lapa lapa karın yağdığı saatlerde mutfağı sıcacık yapar, sohbetin koyulaşmasına sevgiyle katılırdı.

K U Z İ N E

18 ve 19 uncu yüzyıllarda İzmir’de soba henüz yoktu. Çok çok sonraları,19 uncu yüzyılın sonlarına doğru Levanten evlerinde, o da yalnızca odalardan birinde soba görülmeye başlandı. Bu yıllarda İzmir’de Avrupalılar tarafından yapılan evlerin dışında zaten baca ve ocak yeri de yoktu. Peki nasıl ısınılıyordu? Odun kömürü yakılmış bir mangal, bir masanın altına yerleştiriliyor, masanın üstüne de bir halı ya da örtü seriliyordu. Serilen örtünün uçları yere kadar iniyor, aile fertleri ya da gelen konuklar ayaklarını ve ellerini örtünün altından ısıtmaya çalışıyordu. Masanın altı yanmaması için çinkoyla kaplanıyordu. Örtü kaldırılacağı zaman, uygunsuz bir durumun olmaması için ahali uyarılıyor, sonra örtü kaldırılıyordu. 1880’lerde İda Pfeiffer’in İzmir anılarında yazdığına göre, tandır sefalarında dikkat edilen hususlardan biri de, hanımların daha iyi ısınabilmek için eteklerini yukarı çekmiş olma ihtimaline karşı, gerekli uyarılar yapılmadan yorganın çekilmemesiydi. 19 uncu yüzyılın sonlarına doğru dahi, İzmir’de kışın ısınma genellikle tandırla sağlanıyordu. Zengin evlerinde de durum farklı değildi. Whithall’lerin yaşamını konu alan bir anı kitabında, Bornova’daki köşkün yalnızca bir odasında kömür sobası bulunduğu, diğer odaların bu lüksten yoksun olduğu yazılıydı.

Sobalarında Kuru (2)

İvan Gonçarov’un 1859 yılında yayımlanan ve Rus Edebiyatı’nın önemli eserlerinden Oblomov’da da soğuk kış gecelerinde yakılan ve yatılan sobalarından söz edilir. Uşak Zahar, efendisi Oblomov her çağırdığında sobanın üzerinden atlayarak Oblomov’un yanına koşarak değil ama ağır ağır gider. Sobanın üzerinden atlanır mı diye düşünenlerimiz olabilir, bu sobalar taş ve tuğladan örülmüş, 2 bin kilo ağırlığında oda gibi büyük sobalardır, fırın diyenler de vardır. Bu sobaların üzeri yatak yapılabilecek şekilde düzdür. Uşak Zahar Oblomov’dan daha tembel olduğu için, soba üstündeki bu sıcak yatakta keyif yapar. Lejanka denilen bu soba üstü yatakların yanı sıra bu büyük ocaklar sadece evi ısıtmakla kalmaz; aynı zamanda yemek pişirme, ekmek yapma, su ısıtma, çamaşır kurutma ve hatta banyo yapma/yıkanma amacı taşırdı. Zahar ve Oblomov, her ikisi de 19. yüzyıl Rusya'sında değişen modern dünyaya, kapitalizme ve hareketli yaşama ayak uyduramayan feodal geçmişin temsilcileridir. Bu roman Türkçe’ye ilk kez 1945 yılında çevrildi ve Maarif Vekâleti yayınlarından çıktı. Çevirmenleri de Sabahattin Eyüboğlu ve Erol Güney’di.