Gazetelerdeki açıklamalara göre, DEM Partililer “Çerçeve Yasanın” uygulanması ile Cumhuriyetin demokratikleşeceği iddiasını taşıyor. İktidar cephesi de ülkeye kardeşlik ve barışın geleceğini savunuyor. Keşke demokratikleşme tekbir yasa çıkarınca yaşama geçirilebilir olsa, her şey çok kolay olurdu. Ayrıca Cumhuriyet Sisteminin demokratikleşmesi ülkedeki herhangi bir etnik kesimin öne çıkarılması ile değil, herkes için vazgeçilmez ve devredilmez hak ve değerler sisteminim, toplum tabanına inerek yaşam bulması ile gerçekleşir.

“Demokratik Cumhuriyet” kavramı uzun bir toplumsal evrim sonrasında, toplumsal sistem ve yapıların kurumlaşması ve toplumca benimsenmiş hukuk kuralları ve hukukun üstünlüğü kavramlarının hem yönetici hem yönetilenlerce kabullenilmesi süreci içinde yaşam buldu. Uygarlığın evrim sürecinde Cumhuriyet Halkın kendi yöneticileri seçmesi yanında demokrasinin çok sayıdaki kültür değerlerinin toplum tabanında da içselleşmesi sayesinde gerçekleşmiş bir olgudur. Ne yazık ki ülkemizde, demokrasinin kültür değerleri toplum ve kişilerce, benimsenmiş ve içerilmiş değerler mertebesine henüz yeterli düzeyde ulaşamamıştır. 1990’lı yılların başında Türk Demokrasi Vakfının İzmir temsilciliğini yaptığım dönemde, “Demokratik Cumhuriyet” kavramını konferans ve konuşmalarımda ben de kullandım. Herhangi bir etnik boyutu olmadan. Zira 600 yıllı imparatorluk kalıntısından yeniden doğan cumhuriyette çok sayıda etnik grupların varlığı kaçınılmazdı. Mustafa Kemal Dehası ile “vatandaşlık bağı ile bağlı olan” herkesin Türk sayılmasını bir üst kimlik olarak belirledi. Zira bu coğrafya Türklerin ülkesi olarak tanınıyor ve Osmanlı da bir Türk İmparatorluğu idi.

****

Biz E. Kant’tan beri biliyoruz ki, ancak kendi aklını kullanan insanlar özgür ve bağımsız olarak karar verebilirler. Aksi durumda, başka insanların mütemmim cüzü olurlar. Yine M. Weber’den beri biliyoruz ki, bir demokratik cumhuriyette, herkes için eşit hak ve özgürlükler, akıl ürünü ortak hukuk kuralları ile düzenlenir. Nihayet Karl Popper’e göre başı boş güç yoğunlaşmasının yarattığı özgürlük paradoksu sınırları çizen hukuk kuralları ile önlenir. Bilgi toplumu ve Ekonomik Gelişme (1993) kitabımı yazdıktan sonra 1999 yılında, “Bilgi Uygarlığı İçin Yeniden Yapılanma- Cumhuriyetten Günümüze Değişim Süreci” isimli kitabım imge yayınlarından çıktı. Burada bir demokratik toplumun temel toplumsal alanlarında geçerli olması gereken temel değerleri sistematize etmeye çalıştım. Bir toplumun politik sisteminde yasal hak ve özgürlük herkes için eşit işlemiyor, kayırma varsa orada demokrasi işleyemez. Sosyal alanda eşit hak ve özgürlük anlayışından kaynaklanan uzlaşma ve barış kültürü yoksa, birileri kendine üstün haklar vehmederse, orada uzlaşma olmaz. Uzlaşma yerine kavga ya da biat kültürü işlev kazanır. Toplumda bilimsellik işlevsel olarak etkinlik kazanmaz ise, toplum teknoloji ve yenilik üretemez. Geleneksel kalıpların içinde kendini geçmişe mahkum eder. Bilimsellik temelli rasyonellik ve etkin kaynak kullanımı yoksa ekonomi sağlıklı refah artışı ve ekonomik gelişme sağlayamaz. Farklı kültür değerlerine saygı yoksa, toplumda adalet ve eşitlik değerleri yara alır. Nihayet tüm bu toplumsal sistemlerin temelinde insan vardır. İnsanın varlık ve onuru en üstün değer olarak içselleşirse, kendini değerli bulan insan başarı peşinde koşar. Toplumda başarı ve liyakat değer bulmuyorsa, bunun dışındaki fırsatçılık ve yan yollar devreye girer. Oysa bugün ülkemiz kurumlarında kişisel egemenlik, bağımlılık, biat kültürü daha ağır basıyor.

Özetle mevcut kültür değerlerimizi her düzeyde etkin ve işlevsel olarak çağdaşlaşma yönünde aklın ve bilimin ışığında yenilemeden, içi boş bir çerçeve yasa ile sonuç alınması mümkün gözükmüyor.