Sanatıyla, bağımsız karakteriyle, yurtseverliğiyle muhalif tavrıyla yıllardır halkı uyutanlara karşı uyandırmaya çalışandır. Dostluk, sevgi ustasıdır. Güler, güldürür, düşündürür 60 yılı aşkın yaptığı mizahla, tiyatroyla, kitaplarıyla, köşe yazılarıyla. Hayatı paylaşmayı, yüreğiyle sevmeyi iyi bilendir. Tam 83 yıldır Cumhuriyet ilkelerinden, Mustafa Kemal Paşa çizgisinden -zincirlenip zindana atılsa da davalarla uğraşsa da- asla sapmamıştır!
Ömer Deniz, Nazım Hikmet şiirlerini ve kitaplarını okuduğu için tutuklanan bir askeri öğrencidir. Yıllar sonra Fatih’te bir oyuncakçı dükkanı açar. Günün birinde küçük bir çocuk dükkana gelir, çıraklık yapmak ister. Oyuncakçı kabul eder. O çocuk bir gün “Ömer amca, benim hiç oyuncağım yok, bana da bir tane yapar mısın” der. Deniz sevimli bir kukla yapar çırağına. Yine o çocuk da kuklayla okulunda gösteriler yapar. Öğretmenleri, yeteneğinin keşfedicisidir. 10 yaşında “Küçük Çiftçiler” adlı oyunla sahneye adım atar. Çocuk dergilerine şiir yazar, radyoda çocuk programlarına katılır. Amatör tiyatrolardan sonra 1960’Ta İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrolarına girerek profesyonel tiyatrocu olur. Bir yıl sonra İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı (veya İstanbul Belediyesi Konservatuarı) Tiyatro Bölümü'ne girer. Münir Özkul, Muammer Karaca ve Ulvi Uraz Tiyatroları'nda da çalışır. 1968'de kendi tiyatrosunu kurar. Hala tiyatro, müzikal yapar, müthiş keyifle. Tiyatrocuyu da bir cümlede şöyle tarif eder; “Kağıtları insana çeviren sihirbaza aktör, tiyatrocu denir.”Oyun yazar, yönetir. Hala yazılar kaleme alır Cumhuriyet Gazetesi’nde. Bir de ücret ödenmeden okunan 4 yıllık okulu vardır. Hep söyler; “’Şu an yapmakta olduğum işler, pek çok kişiyi karşıma alıyor. Sosyalist kimliğimden ödün vermedim. Hep taklit edildim, biri dışında; ücretsiz okul!’’

-DÜMBÜLLÜ HAYRANIDIR-
Dönemin ünlü meddahı ’İsmail Dümbüllü’ye de hayrandır. Her yerde izler babası Necdet Bey’in çok yakın arkadaşını. Hep gülmesini, güldürmesini, sevimli şakalar yapmasını, üstün mizah yeteneğini de Dümbüllü’ye bağlar.
Edebiyata,okumaya yazmaya da çok meraklıdır.
‘’İki büyük şair, İstanbul için iki büyük şiir yazmışlar. Biri, ‘İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı’ demiş, diğeri, ‘Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul’ demiş. Bana söyleyecek söz kalmamış Nâzım’ın dediği gibi!” der ve şu dizeleri yazmıştır; “Ne gözlerim kapalı seni dinliyorum/ Ne sana dün bir tepeden baktım/ Ben doğduğum gün / Sana abayı yaktım.’’

-MUHALİFLİĞİ BAŞINA DERTTİR-
Muhaliftir ya. ’12 Mart 1971’de üç kez evim basılır askerlerce. Üç kez de cezaevine atılır. Aklanır.
Ne yapmıştır, suçu nedir? Oyun oynamıştır. Kitap yazmıştır. Haksızlıklara karşı çıkmıştır. Peki uğradığı maddi manevi kayıplar ne olacaktır? Kim ödeyecektir bunu? Yıllarca “sırtı duvara yapışık” yürür. Hâlâ da can güvenliği yoktur. Elbette mizahçıdır. Eleştirecektir.
’Bir gün Moskova’ya gider, Nâzım’ın eşi Vera, dostu Ekber Babayef’la tanışır. Vera, Nâzım’ın güzel fotoğraflarını imzalayıp verir. Mezarına gidip çiçek koyar en sevdiği şairin!
Dönüş yolunda kafaya koymuştur, Nazım Hikmet’i yazacaktır, kadim dostu Savaş Dinçel de resimleyecektir çizgileriyle.
“ Çizgilerle Nazım Hikmet” çıkar sonra. 12 Eylül faşist cuntası bu kitapla “komünizm propagandası yapmak” iddiasıyla iki ustayı zincirlerle el ve ayaklarından bağlayıp hapse atar.

-“GALİBA BEN SANATÇIYIM”-
İçtenlikle anlatır sanata adanmışlığını; ‘’İlk kez 1953 yılında baharı tattım. Bu benim ilk sahneye çıkışımdı. O gün bugün her sahneye çıkışım benim için bahardır.
İçim çiçeklenir, dayanılmaz, önlenemez bir haz yakalar beni, ta ayak parmaklarımdan saç uçlarıma kadar.
İlk cemre o anda düşüverir içime; havam suyum toprağım ısınıverir.
İşte, bu benim mesleğimin tarifidir. Galiba ben sanatçıyım...’’
-“İLKELERİN OLACAK”-
Çelebi ruhludur. Dostluk ve sevgi ustasıdır. Mütevazıdır. Duyarlıdır. Dirençlidir. Bağımsız karaktere sahiptir. Asla baş eğmemiştir! Toplumun sorunlarına asla sırtını dönmemiştir. Saray sofralarında göremezsiniz onu. Şu sözün patenti onudur; “Hayat denen karamela ne tuhaf bir lezzet, hep iyi bir insan olmak içim çalıştım hayatta.” Ona göre, “Yaşamak sanat, sanat yaşamak!”
Sıkça başı derde girer mizahçılığından ama asla yılmaz!
Para değil insan biriktirendir ! Çünkü insanın insanla çoğaldığına inanandır! “Dost kumbarasıdır” yani.
Bu yazı, onun "muhteşem" iki şiirini alıntılamadan olmaz . İşte “İlkelerin Olacak";
"İlkelerin olacak./ Seni satın alamayacaklar./ Aptalların uydurduğu/ atasözlerine inanmayacaksın:
‘Paranın satın alamayacağı şey yoktur.’/ ‘Herkesin bir fiyatı vardır’ gibi sözlere kanmayacaksın./ Onurunla, kimliğinle ve beyninle akıllı yaşacaksın./ Üreteceksin, seveceksin, sevileceksin, inançlarının
arkasında duracaksın./ Sevgilerin karşılıksız, yardımların gizli olacak./ Seni attan, ottan ayıran özelliğin farkına varacaksın./ Çünkü sen insansın, ve bunu yakalayabildiğin gün,bembeyaz yaşayacaksın..."
Diğeri de hep “Paşa” diye hitap ettiği Atatürk hakkındadır. İşte o şiirden dizeler;
"Sana gerçekten küskünüm/ 57 yaşında bir insan neden terk eder sevenlerini/ Bu bir aşk şiiri diyorsan
evet bu bir aşk şiiri/ Çünkü gerçekten çok sevdim ben seni/ Mustafa’m Kemali'm…"

-29 EKİM VE “KÖŞE ATIŞI”-
Bana göre de; sanatın muhalif halini her dem yüreğinde hisseden, ülkesini, dünyayı,
çocukları, hayvanları, doğayı çok seven, Atatürk sevdalısı, omuz omuza yürünecek, soylu, Sait Faik gibi ‘’yazmasa/söylemese çıldıracaklardan’’dır o!
İşte Cumhuriyet Gazetesi’ndeki “KÖŞE ATIŞI”; 1943 yılı 29 Ekiminde doğmuşum. Doğum tarihimin ilk bölümünü çok severim. Cumhuriyet Bayramı’dır. 1943 bölümünü hiç sevmem. Amerika’nın atom bombasını bulduğu tarihtir. Japonya’ya gittim. Hiroşima, Nagazaki’yi biliyorum. Mutlu bir adamım her şeye rağmen. İnsanoğlu tuhaf. İnsan hem öldürmek hem yaşatmak için çareler aramış durmuş.”
İşte Atatürk neredeyse orada olan, işte Cumhuriyet’in “ümmeti millete yükselten bir devrim” olduğuna inanmış; “Bir Cumhuriyet Çocuğu” MÜJDAT GEZEN!
Nice nice yıllara Büyük Usta…