Gazeteci yazar Duygu Özsüphandağ Yayman'ın on dört öyküsünü bir araya getiren ikinci kitabı "Alice Eve Dönmeyecek", kurmacayla gerçek hayatı yeni bir yorumda buluşturan metaforlardan besleniyor. Bu kitaptaki öyküler coğrafyanın yazgısallığına, sokaklarda dile gelen ya da evlere hapsolan hayatlara odaklanıyor. Yazarın kitaba adını veren öyküsündeki Harikalar Ülkesi ise, ironik bir metaforla Orta Doğu coğrafyasında vücut bulmuş!

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi AUZEF Sosyoloji Bölümü mezunu olan Duygu Özsüphandağ Yayman, gazeteciliğe 1993 yılında başladı. Meslek hayatına başladığı yıllardan bu yana muhabirlik, editörlük, köşe yazarlığı, haber koordinatörlüğü ve yazı işleri müdürlüğü yapan Yayman'ın edebiyat tutkusu öykülerle şekillendi.

“Mürekkep Lekesi” ve “Tuzlar Eriyince” öyküsüyle Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması’nda mansiyon aldı. İlk öykü kitabı "Dulhane" 2022’de yayımlandı. "Alice Eve Dönmeyecek" adlı yeni öykü kitabı geçtiğimiz aylarda yayımlanan yazarla gazeteciliği, İzmir'i ve toplumsal sorunları da konuştuk...

Gazetecilikle edebiyatın paralel uğraşlar olduğu düşünülür. Siz nasıl yürüttünüz bu iki uğraşı?

Birbiriyle bazen ayrışan bazen kesişen yanlara sahip iki alan. Gazetecilik ekip işidir, kalabalıkların içinde ve hızlı olmayı, öne geçmeyi gerektirir. Edebiyat ise tek başına, yavaşça yapılan, yalnızlık isteyen, bazen derinleşerek kaybolmayı gerektiren bir disiplin. Aklın yanına duyguları koymaya ihtiyaç duyar. Ayrışan yanları özetle böyle olmakla birlikte kesiştiği yanları insan paydasında buluşur.

YAZMAKTAN DA ZOR OLAN ŞEY

"Dulhane" 2022'de yayımlanmıştı. İkinci kitaptan sonra geriye dönüp baktığınızda 'keşke'ler de var mı?

Beni en mutlu eden şey, öykülerimin okurla buluşabilmesi. Çok basit bir mutluluk sebebiymiş gibi görünmesin çünkü işin yayımlanma kısmı, yazmaktan daha zor. Ülkemizde “çok satan yazar” olmak diye bir gerçek var ki ben onlardan değilim. Fakat butik okur kitlemden geri bildirim almak, özellikle "Dulhane"nin öykü dünyası, karakterleri, duygusu üzerine güzel sözler duymak bir mutluluk nedeni.

Ödüller de aldınız...

Evet ve bu güzel bir şey. Ödül almak yazılanları daha görünür, okunur kılıyor.

Ya pişmanlıklar?..

“Keşke”siz bir hayat mümkün mü?.. Lisede ve yirmili yaşlarımda yazdığım kurmacaları daha çok ciddiye almış olmak isterdim. Keşke kurmaca üzerine gitmeye daha erken cesaret etseydim, o karalamaları öyle yarım bırakmasaydım. Gazeteciliğin temposuna kendimi kaptırıp gerçek hikâyeler peşinde koştuğum yıllarda zihnimdeki hayali hikâyeleri tamamlamaya da enerjimi ayırsaydım.

1. Manset2 Internet Icin (2)-1

CEVABI POLİTİKADA VE TARİHTE

Kadın olmak "hayatta kalma mücadelesi"ne dönüştü. Bir gazeteci yazar olarak bu konudaki gözlem ve fikirlerinizi öğrenmek isterim...

Bir cinsiyet sistematik olarak öldürülüyor, şiddetin her türüne uğruyorsa cevabı politikada ve tarihte ararız. Hem tarihin derinliklerinden başlayan hem de kadınların kişisel tarihlerinden beri bitmeyen mücadele. Kadınların doğumuyla başlayan, yetiştirilme şekli, eğitimiyle devam eden yani ailede filizlenen bir ayrımcılık, baskı, şiddet söz konusu. Coğrafyamızda bu bir gelenek politikası.

Toplumsal bilincimizin nerelerde olduğu bir yana, yasalar mı yetersiz yoksa sıkıntılar uygulamada mı?

Yasal anlamda Türkiye fena bir yol kat etmedi. 1980’lerde yükselen ikinci feminist dalga, 2000’li yıllarda yasal düzenlemeleri sağladı. Bu ülke 1985’te Birleşmiş Milletler’in Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ni imzaladı. ‘90’larda kurulan Mor Çatı, nüfusu elli bini aşan belediyelere kadın sığınma evi açma zorunluluğu getirilmesi, 2000’lerde Medeni Kanun’da yapılan eşitlikçi düzenlemeler, TCK’de cinsiyetçi şiddete ağır yaptırımlar getirilmesi hep bu ülkede yaşandı. Şiddete karşı özel bir kanun çıkarıldı.

İstanbul Sözleşmesi'nin yarattığı düşkırıklığı için ne denebilir?

Avrupa Konseyi İstanbul’da imzaya açtığı için adını bu şehrimizden alan, kadına karşı özellikle ev içi şiddetle mücadele eden İstanbul Sözleşmesi’ne ilk imzayı atanlardan biriydik. Kadına şiddette doğrudan devleti sorumlu tutan sözleşme, önemli bir kazanımdı. Fakat bu imzadan on yıl sonra 2021’de bir gece ansızın sözleşmeden çıkaran da bu ülke.

Bu sorunların sizin yazı uğraşınızda özel bir yeri var mı?

Elbette bu mesele edebiyatımda baş köşeye oturuyor. Ama bu, bütün öykülerim, yazılarım sadece kadın meselesinden oluşuyor, anlamına gelmiyor. Yaşlıları, çocukları, çocukluğu, erkekleri de yazıyorum. Önemli olan, meseleye mutlaka toplumsal cinsiyet bakış açısıyla ve yaşçılık karşıtlığıyla yaklaşmak. Ayrımcı, cinsiyetçi dil kullanmamak. İnsanın insana ne ettiğini, defosunu, kırıldığı ve filizlendiği yerleri göstermek. Bunu yaparken ışığı kadınların üzerine daha fazla tutmuş olabilirim. Çünkü kadınlar, çocuklar, LGBTİ+’lar hatta yaşlılar, erkek çoğunluğu tarafından zayıf görülüyor, bu görüşün ucu şiddete varıyor.

Güzel şeyler de oluyor ve mesela son yıllarda edebi alanda kadınların sesleri daha gür çıkıyor!..

Çünkü kadınlar için edebiyat bir özgürlük alanı. Edebiyatın onlarca farklı hayat kurma, kurdurma gücü var. Kadınlar onca kazanıma ve bilinçlenmeye karşın ev içlerinden iş yerlerine, sokaklardan okullara dek baskı, ayrımcılık görüyor. Anadolu’nun birçok yerinde kız çocuklarının okulla buluşması hâlâ sorun; çocuk gelin, namus cinayetleri ve töre tüm vahşetiyle hâlâ ayakta. İş hayatında erkekleşen kadınların şansı daha yüksek. En modern görünümlü kentlerde bile aileler kızlarına sosyal ve özel hayat özgürlüğü tanımıyor. Kadın yazarlar, kendi cinsiyetlerine karşı bu ayrımcılığa karşı daha hassas, daha tepkili. Bu nedenle kadınlar, edebiyatın yazarak yeni dünyalar kurma, yeni hayatlar yaşama, toplumsal meselelere isyan etme imkânını hikâyeye çok daha fazla dönüştürüyor.

GÖRÜNTÜ BİZİ ALDATABİLİR

Birçok yazar, hatta önemli İzmirli yazarlardan bazıları İzmirliler'in görünenin aksine pek okumadığını iddia etmişlerdi. Ne diyorsunuz bu iddia için?

Genellikle genellemeler yapmaktan kaçınırım. Çünkü bir durum, farklı açılardan görünümlerde olabilir, birden fazla değişken o duruma sebep olabilir. Mesela TÜİK bu yıl şaşırtıcı veriler paylaştı. Bir çalışma yürütülmüş ve en çok okuyan iller sıralamasında Erzurum ilk, Erzincan ikinci çıkmış. Bu veriler nasıl toplandı... her alınan kitap okunuyor mu... o kitaplar nelerdi... her kitap iyi midir... gibi bir sürü soruyu peşine takan bir istatistik. Ama İzmirliler kitap okuyor mu? Bilmiyorum. Yine de şunu söyleyebilirim. İzmir’de hatırı sayılır bir edebiyatçı kitlesi var, bu da çevrelerindeki okur kitlesini artırıyor. Öte yandan da şunu eklemiş olayım, parayla "kitabın" kimde olduğu belli olmaz.

EVLERİN ETRAFINDA ŞEKİLLENEN ÖYKÜLER

Gelelim yeni öykülerinize... Alice Eve Dönmeyecek ile Dulhane arasındaki öyküler arasında benzerlikler ya da farklılıklar var mı?

Farklar da var benzerlikler de. Az önce hayatlarımızın ev içlerinden nasıl şekillenmeye başladığından söz etmiştik. Bu iki kitapta adında taşıdığı ev kavramıyla birbirine kavramsal anlamda dolanmış durumda. "Dulhane", erkek zulmünü reddederek kendi hayatının binasını kurmak üzere bir evin çatısı altında örgütlenen kadınların hikâyelerinden oluşuyor. "Alice Eve Dönmeyecek"te de ev, tüm öykülerin metaforu. Örneğin "Şehrin En Ucuz Sığınağı'nın erkek karakteri, memleketini terk edip kendini gurbete sürgün etmiş. "Bir Aile Gibi" ve "Kızkaçıran" öyküleri, aynı çatı altında aile olamayanları sorguluyor. "Yazgı"nın karakteri evsiz bir kadın. "Eskiler Alırım"da sınıf meselesi, bir apartmanın içinde sahneleniyor. Mülteci temalı öyküler zaten yersiz yurtsuzluk üzerine kurulu. Bu anlamda "Dulhane"nin evine göz kırparken sadece kadın hikayelerinden oluşmamasıyla ve diliyle, üslubuyla bence "Dulhane"den ayrışıyor. Onda şiirsel, incelikli bulunan üslup, burada tüm kitabı kapsamıyor. Bazı öykülerde ironik, alaysı, sert ve gerçekliği fantastikle sorgulayan bir dil oluşmuş. Bunu yazdıktan sonra fark ettim tabii.

Bazı öyküleriniz sokaklarda hayat bulmuş. Bir sokakta Güleser Hanımla karşılaşırken diğerinde Zahmet Efendi ile burun buruna geliyoruz. Sokaklar sizin için nasıl bir esin kaynağı?

Meslek hayatı sokaklarda geçmiş, gecekondularından lüks sitelerine, köylerinden ışıklı caddelerine dek onca sokağa tanık olmuş bir gazeteci olarak bitimsiz bir esin kaynağı. Öyküler sokakta. Kentlerin, kasabaların vitrine sunulan yanları kadar çıkmaz sokakları, ışıksız dar sokakları olduğunu, çöp toplayarak, kaldırımlarda yatıp kalkarak, derme çatma barakalarda barınarak hayatta kalmaya çalışanlar olduğunu görüyorum. Yazarken o arka sokaklardan gözlerimin içine baktıklarını fark ediyorum. Edebiyat, görünenin arkasına bakmaya cesaret eder.

Yaşlılar ve yaşlılığa da farklı bakıyorsunuz...

Cinsiyetçilik gibi yaşçılık da bir sorun ve hızlı yaygınlaşıyor. Öte yandan öyle bir kuşak yetişiyor ki sanki yaşlanmak bir kusur, herkes pürüzsüz her dem genç bir tene sahip olmak zorunda. Kadınlar zayıf, fit ve seksi olmak zorunda. Ben de başka meselelerle birlikte buna da isyanla "Söylenmeyen Şarkılar Bize Neler Yapar" diye bir öykü yazdım. "Dünyada Parçalarını Bırakmak" öykümde, yaşlı bir adamı Alzheimer’ıyla barıştırdım.

BENİM ALİCE'M BU TOPRAKLARIN ÇOCUĞU

Kitaba adını veren "Alice Eve Dönmeyecek" öykünüzde satır aralarında birçok gizli gönderme var, özellikle de ünlü şiirlere...

Alice Harikalar Diyarında’yı orta bir ya da ikide okumuş, çok sevmiştim. O zamanki aklım, en çok neyini sevmişti diye sonradan düşündüm. Beni okul-ev-mahalleyle sınırlı gerçeğimin ötesine geçiren, bilmediğim diyarlara götüren, maceralara sürükleyen, bazı iksirlerin insanı büyüttüğünü bazısının küçülttüğünü ve otoritenin karşısında korkmayan kız çocuğunu gösteren bir kitaptı. Yıllar sonra kendi öykülerime yönelmişken katıldığım yazı atölyesinde yazar Handan Gökçek, bir masalı yeniden yazmamızı istedi. Ben de bu masal gibi anlatılan bu klasik romana, ortaokul yıllarıma gittim. Alice benim eski arkadaşımdı ve şimdi onu çağırma zamanıydı. Oturdum ve bir akşamda çıkardım öyküyü. Şiirli dizeler de kendiliğinden çıkageldi. Ben bir Edip Cansever fanatiğiyim. 20’lerimin başından beri döndürüp döndürüp okurum. İçime öyle yerleşmiş ki dizeleri yazdığım hangi metnin neresinden hangi dizesinin sökün edeceğini bilemiyorum. Duygusu "Dulhane" kitabıma da sızmıştı. Phoenix’in yangını, Alice’in cebine attığı yıldızla alev almış olabilir. Çünkü onun bu yeniden doğuşa ihtiyacı vardı.

Bu öyküdeki harikalar ülkesi, Ak sarayları, savaş ve ölümleriyle bir Orta Doğu parodisi sanki!

Tabiatıyla!.. Alice, bizim zamanımızda, bizim coğrafyamıza gelseydi ne olurdu? 2015 yılıydı, Suriye Savaşı tüm vahşetiyle sürüyordu, sınırın bu tarafında da bombalar patlıyor, çocuklar ölüyordu. Alice, büyüme yolculuğunu burada yaşasaydı Orta Doğu çukuruna düşerdi. Orada gördüğü, karanlık olurdu. Biliyorsunuz, Lewis Caroll’ın romanında Alice, Beyaz Tavşan’ın peşine takılır, beraber delikten aşağı düşerler ve olaylar başlar. Alice’in büyüme yolculuğunda, kimlik arayışında karşısına türlü tuhaflıklar, otorite, iktidar, adalet sorgulamaları çıkar. Beyaz Tavşan, sistemin elemanıdır, iktidarın yasalarıdır, bürokrasidir. "Alice Eve Dönmeyecek"te ise Batılı evinden ayrılıp Doğu’ya düşen Alice, bir çocuğun bu coğrafyadaki büyüme yolculuğunu temsil etme gayretinde. Çok özetle, Batılı bir karakterin Doğu dünyasıyla karşılaşmasında geçirdiği dönüşüme dair bir öykü diyebilirim.

Öykünün adını kitabın kapağına da taşıdınızçç.

Evet, çünkü gerçek büyüme, evinden ayrılarak olur. Bu öykünün kitaba adını vermesi de ev metaforunu sırtında çok güzel taşıdığını düşünmemden. Bunun görsel temsili yani kapak görseli konusunda da tesadüfler tanrısı elimden tuttu. Geçen mayısta İzmir Sanat Fuarı’na bir sanatçıyla söyleşi yapmaya gitmiştim. Üç arkadaşımın da sergilerini gezecektim. Birisi, Fulden Ütügen Polat’tı, onun White Rabbit tablosunu görünce donup kaldım. “Fulden,” dedim, “yayınevinden onay alan öykü dosyamın kapağı kesinlikle bu. Eserini kullanabilir miyiz?” Fulden’in büyük desteği, yayınevimin de onayıyla Beyaz Tavşan ve Alice şimdi dünyaya bu kapaktan bakıyor, tekrar teşekkürler Fulden.

Alice Eve Dönmeyecek / Duygu Özsüphandağ Yayman / Vapur Yayınları