Roberto Bolaño, ilk kez 1992 yılında yayımlanan ve kariyerinde büyük bir sıçrama olarak değerlendirilen romanı "Buz Pisti"nde bir yozlaşma ve yolsuzluk öyküsü anlatıyor. Roman, Şili'de yozlaşmış bir belediye memuru üzerinden sert bir toplum eleştirisi getiriyor. Ancak günümüz Türkiye'sinin gerçeklerini şöyle bir gözümüzün önüne getirince romandaki yolsuzluk öyküsü bizim için pek naif kalıyor.
Hayatın gölgede kalan yüzü mü yoksa görünür tarafları mı daha ağırlıklıdır kişiliğimizde?.. Özellikle de söz konusu kişi dünya çapında tanınmış, okunmuş ve sevilmiş bir yazarsa! Ama zaten yazarı yazar yapan şey, onun gölgede kalmış tekinsiz tarafları değil mi ki!
Böyle deyince de aklıma İspanyol yazar Javier Marias'ın "Yazınsal Yaşamlar"ı geldi aklıma. Birkaç kez basılsa da hak ettiği ilgi yeterince görmediğini düşündüğüm kitapta dünya edebiyat tarihine damga vurmuş yazarların korkak, sinsi, hesapçı, kuruntulu, eğlenceli ve 'sapkın' hallerini ifşa etmiş ve bizi ters köşe yapmıştı. Beni en çok hayatının mahrem tarafıyla James Joyce şaşırtmıştı.
Roberto Bolaño'nun yeni yayımlanan romanı "Buz Pisti" için yazacağım yazı için hazırlık yaparken Valladolid'te (İspanya) yayınlanan Ddooss sitesi için Luis Garcia'ya ölümünden bir yıl önce, 2002 yılında verdiği söyleşi çıktı karşıma.
Çok sevdiğim bir yazarı aslında ne kadar az tanıdığımı da bu söyleşi sayesinde anladım. Mümkün olduğunca onun cümlelerine sadık kalarak yazarın bilinmeyen taraflarını aktarmaya çalışayım.
Antoni García Porta ile birlikte yazdığı, "Morrison'ın Bir Müridinden Joyce Fanatiğine Tavsiyeler" diye çevirebileceğimiz ilk kitabını yayımlandığı dönemleri şöyle anlatmış yazar:
"O vakitler Figueres ve Cadaqués arasında (İspanya'nın kuzeydoğusundaki Girona'ya bağlı iki küçük yerleşim yeri) Roses'te çalışıyordum. Şatafatlı bir hayatım yoktu doğrusu. Kendime ait küçük bir işletmem vardı. Kısacası takı satıyordum. Binbir Gece Masalları'ndan fırlamış bir Arap ya da Prag gettosundaki bir Yahudi gibi yaşıyordum, Kafka adından hiç nasiplenmeden ama çeşitli takı parçaları için o oldukça acayip isimleri ezberlemeye çalışarak. Öğlenleri, liman tarafında ahtapotların hâlâ uğradığı dalgakıranda şnorkelli yüzerdim. Geceleri, günün kâr ve zararını hesaplayıp kalınca bir deftere geçirdikten sonra yere uzanır -çünkü masam yoktu- o öğleden sonra göz göze geldiğimiz ahtapotu düşlerdim. Eğer bir dolandırıcılığa kurban gitmeseydim muhtemelen hala aynı işi yapıyor olurdum.
ÇOĞUNLUĞA HEP KARŞI DURDUM
Roberto Bolaño'nun ana vatanı konusu Şili'de geçen ve Saliha Nilüfer'in çevirisinden okuyacağımız romanı "Buz Pisti"ne geçmeden önce, o söyleşide, Şilili bir yazar olarak İspanya'nın pek de popüler olmayan Girona gibi bir Catalan şehrinde yaşamasının nedenini ise şöyle açıklıyordu:
"Sanırım başka bir yerde yaşasaydım da sonunda oraya da alışır mutlu mesut yaşardım. Girona meselesini şöyle açıklayayım... Babamın ailesi göçmen bir aile; büyükbabam Galiçyalı, büyükannem Katalan. Şili'de doğan babam Meksika vatandaşlığına geçti daha sonra. Ailemin en azından bir kısmı, işçi sınıfından ve işçi sınıfının vatan inancından vazgeçmesi için sadece küçük bir dokunuşa ihtiyacı var; Vatan, burjuva icadıdır... Her zaman çoğunluğa karşı durdum. Çünkü vatan, çoğunluğun dogmalarını, ceza ve ödüllerini süsleyip püsleyip dayattığı yerdir. Yaşadığım yerlere dair fikrim de şudur: Bir zamanlar Şili'de tutuklanmış ve Meksikalı aksanım olduğu için beni dış terörist olmakla suçlamışlardı. Şilili olduğum kadar kozmopolit köklerim ve düşünce tarzım da bir başka hakikat. Ama İspanya'da asla sürgün gibi hissetmedim kendimi. Tıpkı Meksika'da, Orta Amerika'da veya İspanyolca konuşulan başka herhangi bir yerde hissetmediğim gibi."
Ama yazar, özellikle yaşamadığı ve teorik olarak inkar ettiği vatanı Şili'ye derin sevgisini "Buz Pateni" adlı romanında açık ediyor.
BİZE YABANCI OLMAYAN BİR HİKAYE
Barselona’nın kuzeyindeki Costa Brava kıyısında yer alan Z adlı sahil kasabasında geçen "Buz Pisti"nde olayları biri Meksikalı, biri Şilili, diğeri ise İspanyol üç erkek anlatıcının ağzından öğreniyoruz. Güzelliğiyle dikkat çeken artistik patinaj şampiyonu İspanyol Nuria Martí etrafında dönen romanın konusu şöyle...
Nuria Martí ansızın Olimpiyat takımından çıkarılır. Öte yandan ona saplantılı bir hayranlık besleyen belediye memuru Enric Rosquelles, Z kasabasının dışındaki eski bir malikâneye gizli bir buz pisti yaptırmıştır. Ancak kibirli olduğu kadar yolsuz memur, bu pisti zimmetine geçirdiği parasıyla yaptırmıştır. Zamanla bu rezalet herkes tarafından dile getirilmeye başlar. Olaya Meksikalı kaçak göçmen Gaspar Heredia, yerel girişimci Remo Morán ve kasabadan ilginç tipler de dahil olur.
Bu olaya birlikte kasabanın üzerinde kara bulutlar çökerken haram parayla yaptırılan buz pisti de yavaş yavaş bir suç mahalline dönüşür.
İLK BÜYÜK KARİYER SIÇRAMASI
Kimi kusurlarına vurgu yapılsa da - ki bu adeta bilerek işlenen kusurlar aslında yazarın imajına, edebi derinliğine katkı yapan unsurlardır- Buz Pateni, yazarın "2666" ve "Vahşi Hafiyeler" adlı iki başyapıtıyla ölçülen başarılı bir romandır. Bazı edebiyat eleştirmenleri Roberto Bolaño'nun edebi kariyerindeki ilk büyük sıçramayı 1992'de yayımlanan ve Ciudad de Alcalá de Henares Ödülü'ne layık görülen "Buz Pateni"ne bağlamıştır.
Ayrıntılara düşkün okurlar için küçük bir not: İngiliz kompozitör David Sawer, bu romanı aynı isimle bir operaya uyarlamış ve bu opera Temmuz 2018’de Oxfordshire'da sahnelenmişti.
Buz Pisti / Roberto Bolaño / Can Yayınları

Hayat uğraşına dair minimal yorumlar!
Bir yazarın hayatın en sıradan anlarından en dikkate değer anlarına kadar bilinci tetikte, eli kaleminde olması çok hoş. Hele ki Man Booker ödüllü şair yazar Lydia Davis'in "Yabancılarımız"ı gibi bir sonuç verdiyse...
Onurhan Ersoy'un çevirisinden okuyacağımız "Yabancılarımız" kısa öykülerden oluşsa da bu öyküler, günlük, anı, değini, deneme türlerininin sınırlarını zorlayan öyküler. Bazıları kısacık bu minimalist öykülerden fışkıran hayatı, o hayata verilen dikkat ve değeri, insanın farklı ruh hallerinin ve algılarının yansımalarını kolaylıkla - eminim öyledir- kayda geçirilmesine gıpta etmemek mümkün değil. Tıpkı, koca bir ömrün gelip dayandığı yeri şu kısacık "Yaşlanmak" başlıklı yazısında üç beş cümleyle anlatabilmesinde gördüğüm üzere;
"Bir kadın elli beş yaşına erişebilir ve genel olarak sağlıklı olabilir, ciddi bir hastalığı ya da sakatlığı yoktur, yine de vücudunda yanlış on şey vardır son saydığına göre. Tepeden tırnağa: kirpikler, gözler, dişler, çene, salgıbezi, sol dirsek, karaciğer, malum şey, sol dizkapağı, sağ ayak..."
LyDIA DAVIS'I TANIYALIM
Lydia Davis, çağdaş Amerikan edebiyatının önemli isimlerinden biri. Sadece romanları, denemeleri şiirleri ve kısa öyküleriyle değil, başta
Marcel Proust'un "Kayıp Zamanın İzinde" serisi ve Gustave Flaubert'in "Madame Bovary"si dahil olmak üzere Fransız edebiyat klasiklerinin çevirilerini yapmasıyla da tanınmış bir edebiyatçıdır.
Yazarlık kariyeri boyunca birçok ödüle de layık görülmüştür. 2013 Man Booker Uluslararası Ödülü'nü kazanan Lydia Davis'in "Toplu Öyküler"i geçtiğimiz haftalarda yayımlanmıştı.
Öykülerinin alışılmışın dışında kısa oluşunun nedenini "Beni heyecanlandıran şey, çok az sözcükle çok fazla şey söyleyebilme olasılığı" diyerek ifade eden Davis'in üslubuna ve yazma tekniğine ilişkin şu sözü de kayda değerdir:
"Yazarken her zaman bir şeyleri dışarıda bırakmaya çalışırım, çünkü okuyucunun boşlukları kendi hayal gücüyle doldurmasını isterim."
Davis'in hayatın anlamı üzerine sözü de kulaklara küpedir:
"Hayatımızın büyük bir kısmı, aslında gerçekleşmeyen şeyleri beklemekle ya da onlar için endişelenmekle geçer."
Yabancılarımız / Lydia Davis / Everest Yayınları

İlişkiler iskelesi çökünce ne olur?
Fransız asıllı ABD'li yazar Lauren Elkin'in "İskele"si, hem modern ve dinamik hem de alabildiğine eğlenceli ve sürükleyici bir roman.
Şu yaptığım alıntıda ve benzer bölümlerde yazarın eğlenceli üslubunu anında hissediyorsunuz.
"Evlendiğimden beri bütün kadınları güzel buluyorum.
Hülyalı havaları, kararlı hareketleri, avuçları yukarıya kalkmış çıplak bir kolun dönüşü; baş arkaya atılır, kan başa hücum ederken çıplak bir boynun kıvrımı. Herhangi bir kol. Herhangi bir boyun.
Yaşlı kadınlar bile. Ah yaşlı kadınlar! Gözlerinin etrafındaki gülme çizgileri ve ağızlarının köşesindeki küçük kıpırtı, her an bir çan sesi gibi etrafa saçılabilecek neşe. Tombullar bile. Ah şu tombullar!.."
İKİ FARKLI ZAMANDAN İKİ KADIN
Romanın konusuna gelince...
Paris’te bir daire, iki farklı zaman dilimi ve mekânı saran bir iskelenin ardında yankılanan iki kadının hikâyesi…
"İskele"nin iki kadın kahramanından psikanalist Anna, bina restorasyonunun ve evliliğindeki sessiz mesafelerin ortasında kendi arzularını ve kayıplarını bir yere konuşlandırmaya çalışırken; yıllar önce aynı dairede yaşayan Florence, kendi zaman diliminde politik tutkuları ve ilişkisinin değişen gerçekleriyle yüzleşmektedir.
Lauren Elkin, Paris’te bir dairede, iki farklı zaman dilimi ve mekânı saran bir iskelenin ardında yankılanan iki kadının dünyasını romanında iki farklı zaman katmanında işliyor.
Anna'nın psikanaliz odasındaki mahrem seanslar, entelektüel hesaplaşmalar ve bedensel arzulara karşılık Florence'nin özgürlük arayışı ve sadakat testleri, minik ilintilerle birbirine bağlanıyor.
Yazarın ilişkileri irdelerken kullandığı "iskele" metaforu da onun özgün edebi tarzını parlatan bir unsur olarak dikkat çekiyor.
"Flanöz: Şehirde Yürüyen Kadınlar" adlı deneme kitabıyla tanıştığımız Elkin'in romanını Lâle Akalın Türkçeye çevirdi.
İskele / Lauren Elkin / Yapı Kredi Yayınları

Göğü hiç tükenmeyen çocukluk ülkesi
"Çatı Katı", "Stella'yı Öldürüyoruz - Beşinci Yaş" ve "Duvar" adlı kitaplarından tanıdığımız Avusturyalı yazar Marlen Haushofer, 1920 - 1970 yılları arasında yaşadı. Romanlar, kısa öyküler, novella’ların yanı sıra çocuk kitapları ve radyo oyunlarıyla da dikkat çeken yazarın romanı "Bitmeyen Gökyüzü", henüz iki yaşındayken tanıştığımız Meta adlı kız çocuğunun büyüme ve hayatla tanışma hikâyesini anlatıyor.
Serap Gülerçin Karluk'un Almanca aslından çevirdiği romanın konusu ise şöyle..
Anne babasıyla birlikte ormandaki evlerinde yaşayan Meta, hayvanları, bitkileri, eksik olmayan gidip gelenleriyle harika bir dünyayı anlamaya çalışmaktadır. Minik Meta'nın aldığı ilk ders, düşlerinde yaratıp yaşattıklarıyla gerçek dünyada olup bitenlerin birbirinden ne kadar farklı olduğu gerçeğidir.
Marlen Haushofer romanında göğü hiç tükenmeyen çocukluk ülkesini tasvir ederken bizi kendi çocukluğumuzla yüzleşmeye de davet ediyor.
Bitmeyen Gökyüzü / Marlen Haushofer / Yapı Kredi Yayınları

Psikanaliz erkek bir dehanın eseri!
Neo-Freudyen bir ekol olan “Ego psikolojisi"nin temsilcilerinden Alman asıllı ABD'li psikanalist Karen Horney, "Kadın Psikolojisi" adlı kitabında psikanalizin kurucusu Sigmund Freud'a itirazlarını onun erkek egemen görüşleri üzerinden yapıyor:
"Mesele teoride değil ölçüttedir. Erkeği insanın ölçüsü kabul eden psikanaliz, "erkek bir dehanın" eseridir ve bu nedenle merkezine erkek psikolojisini almıştır."
Kadın psikolojisini erkek psikolojisinin bir türevi olarak değil, kendi özgüllüğü içinde ele alan Karen Horney, sadece Freud'un penis kıskançlığı kavramını değil, gebelik, doğum, annelik ve emzirme gibi kadın deneyimlerinin neden psikolojik kuramların merkezinde yeterince yer almadığını sorguluyor.
Sevda Akyüz'ün Türkçeye kazandırdığı kitap, hem kadınların ruh dünyasına dair öncü bir çalışma hem de psikolojinin kendisine yöneltilmiş temel bir sorgulama olarak ele alınabilir.
Kadın Psikolojisi / Karen Horney / Sel Kitap