İzmir siyasetini ve ekonomisini 30 yıldır izleyen bir gazeteciyim.
Bu süre içerisinde sayısız milletvekili ve belediye başkanı ile tanıştım, haber yaptım, TV programlarıma konuk ettim, “bir yumruk mesafesini korumak kaydıyla” dostluklar da kurdum.
İzmir’e çok önemli katkılar sunan milletvekilleri ve belediye başkanları da oldu, “benim ne işim var burada” diyen, “bunun ne işi var bu koltukta” dediklerimiz de…
Darılmaca gücenmece olmayacağını varsayarak, samimi gözlemimi olanca açıklığım ile paylaşayım:
En azından son otuz yılda belediyecilikten bu kadar uzak, bu kadar beceriksiz, bu kadar yeteneksiz belediye başkanları topluluğuna tanık olmadım. Parti ayrımı gözetmeden bu düşünceye sahip olduğumun, iyice zıvanadan çıkan parti değiştirmelere bakarak yorum yapmadığımın altını çizmeliyim.
// 30’DA 28 VE SONUÇ!
2024 yerel seçimlerinde İzmir’de büyükşehir belediyesinin yanı sıra 30 ilçe belediyesinden 28’ini CHP’ye veren İzmir, belediye hizmetlerinde tarihin en berbat dönemini yaşıyor.
2026 dünyasında hâlâ katı atık sorununu çözememiş, daha da trajiği nasıl çözeceğini bile bilmeyen yönetimlerden söz ediyoruz. Trafik, altyapı, temizlik, köstebek yuvası gibi yollar, İzmir Körfezi başta olmak üzere sayısız kangrenleşmiş sorun çözüm bekliyor.
İkâmet ettiğim Karşıyaka’nın Bostanlı Mahallesi’nde rüyamızda görsek “yok artık” diyeceğimiz görüntülere aşina olduk.
Sözüm ona kentin en nezih semtleri arasında yer alan Bostanlı’nın çöp dağları ile çevrili, hayvan leşi kokan yapış yapış sokaklarında, kanguru gibi zıplaya zıplaya gezinen fareler, kakalak istilaları…

Karşıyaka Belediye Başkanı olana kadar, Karşıyaka Belediyesi’nin binasından bile içeri girmediğine bahse girebileceğim bir kadın başkan…
Mevzuat nedir, bütçe nedir, sendika nedir, toplu sözleşme nedir, imar nedir, temizlik hizmeti nedir bilmeyen bir başkan…
Daha neyi anlatırım bilemiyorum!
Belki de yıldığım için anlatmak da istemiyorum!
Sadece Karşıyaka mı?
Tüm ilçe belediyelerinde durum üç aşağı beş yukarı aynı.
Günlerce süren grev nedeniyle ilçesinde çöp dağları varken, türkücü sevgilisiyle Türkiye’den binlerce kilometre uzakta gönül eğlendiren mi ararsınız…
Sevgilisinin, “Aşkım bana neden para gösteriyorsun” sorusuna, “Ben yürüyen parayım aşkım bebeğim. Ben muhtarlıktan gelmeyim. Her işin karşılığında para alırım, alışkınım” diyen oksimoron tipleri mi?
Peki kim bu rezaletin sorumlusu?
Elbette ve kesinlikle Özgür Özel!
İzmir’in tüm ilçe belediye başkanlarını ve büyükşehir belediye başkanını bizzat belirleyen, “Değişimi görmek isteyenler İzmir’e baksın” diyen Özgür Özel’in, örgütüne değil yapay zekâya onaylattığı adaylarıyla İzmir adeta üçüncü dünya ülkesi görünümünde!
Değişime baktık, rezaleti hem gördük hem de iliklerimize kadar hissettik.
// ALKIŞLAR (!) ÖZGÜR BEY’E

Alkışlar ve tebrikler (!) Özgür Özel için
Yetmiyor…
Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın AKP’ye geçmesi sonrasında, yaptığı tercihler için özür dileyeceğine “İzmir’e bir zafer borcumuz var” diyor.
Gelecek seçimlerde “kadın ve genç” bir büyükşehir belediye başkanı göstereceklerinin ipuçlarını veriyor.
Başlığımıza dönelim ve soralım:
Özgür Bey, sizin bu kadın ve genç takıntınız yüzünden İzmir’in ne hâle geldiğini görmüyor musunuz?
Belediyecilik tecrübe, kuvveti bir yönetici ve bürokrasi kadrosu ister.
Belediyecilik yerel liderlik, kenti / ilçeyi sokak sokak bilmek, sorunların hem bugününe hem geçmişine hâkim olmak ister.
Adeta mezarlığa dönen yerel yönetimler mevzuatını bilmek, çıkış yollarını akıl edecek bilgi ister.
Bu iş cinsiyet işi değildir.
Belediye başkanının kadın mı erkek mi olduğu, yaşının kaç olduğu önemli değildir.
Bir kişinin yapacağı işi üç kişiye yaptırmak, ondan sonra yandım bittim demek hiç değildir!
“Muhalefet belediyeleri engelleniyor, silkeleniyor, iş yapamaz noktaya getiriliyor” mızmızlanmalarına karşı kendi kaynağını yaratan, vizyoner projeleri ile şehrinin kaderini değiştiren insanlar olmalıdır belediye başkanları.
// BÜYÜKERŞEN ÖRNEĞİ
Aksi gibi önünüzde Yılmaz Büyükerşen örneği duruyor.
25 yıllık belediye başkanlığının 22 yılını muhalefet belediyesi olarak geçiren Yılmaz Hoca, bozkırın ortasında yarattığı mucize ile “demek ki çalmadan da güzel işler yapılabiliyor” cümlesinin yaşayan bir ifadesi değil mi?
Hem de en başarılı dönemini 80’li yaşlarında Eskişehir’e yaşatırken.
Ezcümle…
Özgür Bey’in enerjisini, geçmişte ve bugün partisinin içine alındığı kıskacı elbette görmezden gelmiyoruz.
Ancak…
Konak Meydanı’nda bırakılsa, gözüyle göreceği Ballıkuyu’ya çıkamayacak profilleri İzmirli’nin önüne “al bunu seç” diyerek dayatmanıza artık yeter diyoruz!
Sizin için yaklaşan tehlikenin ayak sesleri, hemen yanı başınızda duran beceriksiz kadronun ayak sesleri aslında…
Bizden yazması.
++
MUHALEFETE OY VERENE CEZA
MENDERES İLE BAŞLAMIŞTI
“Bu şehirde en fazla yapılan haber nedir?” diye sorsalar, ilk beş arasına “İzmir hükümetten hak ettiğini alamıyor” başlığını söylemekte hiç duraksamam.
İşin matrak tarafı, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin efsane başkanlarından, geçen ay rahmete uğurladığımız Burhan Özfatura bile görev dönemlerinde kentin kamu yatırımlarından hak ettiğini alamadığını söyler dururdu.
Siyasetteki bu amansız hastalık, çok partili dönemin başladığı 1950 sonrasında nüksetmeye başlamıştı.
Bizim muhafazakârların dilden düşürmediği, buna karşılık hayat tarzında muhafazakârlığın m’si bile olmayan Başbakan Adnan Menderes, kendisine oy vermeyen illere yapmadığını bırakmazdı.

// KIRŞEHİR’İN BAŞINA GELEN…
14 Mayıs 1950’de yapılan seçimde iktidara gelen Demokrat Parti, 1954 seçimlerinden güçlenerek çıkmıştı. Bu durum parti yönetiminde ölçüsüz bir özgüven yaratmış, parti yönetimi demokrasinin en temel ilkelerinden uzaklaşmaya başlamıştı.
İşte birkaç örnek:
1954 seçimlerinde CHP’nin birinci parti olduğu Malatya şehri ikiye bölünmüş, o zamana kadar Malatya’nın ilçesi olan Adıyaman il yapılmıştı.
Siyasi tercihleri yüzünden DP iktidarının gazabına uğrayan illerden biri de Cumhuriyetçi Millet Partisi’nin seçimi kazandığı Kırşehir olmuştu.
Aksi gibi Kırşehir, CMP’nin Genel Başkanı Osman Bölükbaşı’nın da memleketiydi.
Meclis’ten şak diye özel bir kanun çıkarılarak Kırşehir ilçe, Kırşehir’in ilçesi olan Nevşehir ise il yapılmıştı.
Şeytan azapta gerekti…
İlçe yapılan Kırşehir, bir gün öncesine kadar kendi ilçesi olan Nevşehir’e bağlanmıştı.
Demokrat Parti, aynı seçimde CHP’ye oy veren Kastamonu’nun Abana ilçesine abanmakta gecikmemiş, ilçe statüsünden bucak (nahiye) statüsüne düşürmüştü.
// DÖRTLÜ TAKRİR’DEN YASAKLARA…
1945 yılında Dörtlü Takrir ile “CHP’yi demokrasinin ilkelerine uymaya davet eden” Demokrat Partililer, aynı uygulamaları yapmakta beis görmemişlerdi.
Sonraki yıllarda ve günümüze kadar, benzer gülünçlükler farklı partiler eliyle sergilendi.
Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın idam edilmelerinin üzerinden tam 65 yıl geçti.
Siyasal idamlara elbette ve hiç duraksamadan karşı çıkmakla birlikte, bir türlü anlayamadığım çelişki şu:
Menderes ve DP ileri gelenlerini “dünyanın en demokrat” iktidarı gibi görüp yere göğe sığdıramamak ile “İdam edildiler iyi oldu” acımasızlığı arasında kolan vurmak zorunda değiliz.
Yazımın başında ipucunu verdiğim gibi, “dünyanın en çapkın başbakanı” unvanını açık ara kimselere kaptırmayan Adnan Menderes’ten bir “Muhafazakâr siyasal İslamcı” politikacı tiplemesi çıkmaz.
Bu mottoyu zorlayanlar, gülünç oluyorlar…
++
SEÇİM ÖNCESİ PATLATALIM BİR
PETROL KEŞFİ, NEŞEMİZİ BULALIM!

2026 yılı iş dünyası için ciddi sıkıntılar ve daralmalarla geride kalırken, ben gelecek yılın sonbahar aylarında baskın bir erken seçimin yapılmasını yüksek olasılık olarak görenlerdenim. 2027 yılı merkezi bütçesindeki bazı şifreler, baskın bir erken seçimin ayak sesleri olarak görülebilir.
İçinde bulunduğumuz büyük ekonomik krizin ve korkutucu hızla derinleşen yoksulluğun önlenmesi için acil bir seçime ihtiyaç var.
Bu ihtiyaç AKP iktidarı için de geçerli.
Latife yaptığımı sanan okurlarım olacaktır ama yine de söylemekte yarar var:
Hemen her seçimde duymaya alıştığımız petrol ve doğalgaz keşfi haberlerinin, yakın zamanda yeniden tedavüle sokulacağı anlaşılıyor. Geçen hafta içerisinde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Sn. Alparslan Bayraktar’ın bu yöndeki açıklaması doğrusu şaşırtıcı olmadı benim için.
// UNUTULAN GERÇEK
Ama unuttuğumuz bir gerçek var:
Dünya üzerindeki petrol rezervlerinin yüzde 52,9’u, doğalgaz rezervlerinin ise yüzde 42,8’i İslâm ülkelerinin elinde bulunuyor.
Pekâlâ bu zenginlik ülkelere refah olarak, kalkınma olarak, teknoloji üretimi olarak dönüyor mu?
Elbette hayır…
Bu ülkelerin hemen hepsi cehaletin, yoksulluğun, çürümüş rüşvetçi yapıların esiri durumunda.
Demokraside, bilimde, sanatta, kültürde, özgürlüklerde adeta yerlerde sürünüyorlar.
Demek ki bir ülkenin kalkınması için enerji kaynaklarına sahip olması gerekmiyor.
Almanya’nın, İtalya’nın, Güney Kore’nin ve daha pek çok kalkınmış ülkenin petrol kaynakları mı var?
Daha da ötesinde, dünyanın en büyük enerji şirketleri, enerji kaynağı olmayan ülkelerden çıkıyor.
Tesadüf mü sizce bu?
Demem o ki, bu aralar bir doğalgaz ya da petrol keşfi ile neşemizi bulmazsak eksik kalacağız.
Haydi bakalım, bekliyoruz…
++
AH NE ÇOK ÖZLEDİK
SİYASETTE KALİTEYİ…
Siyasette kalite olmalı.
Seviye olmalı.
Nezaket olmalı.
Duruş olmalı.
Kültür olmalı.
2026 Türkiye’sinde siyaset yapanlarda bu hasletleri ne kadar çok arar olduk farkında mısınız?
Pekala hep böyle miydik biz?
Elbette hayır.
12 Eylül 1980 öncesinde karşıt siyasi kampların temsilcileri olan Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit arasında bile bugünkü gibi çukur seviyeli bir siyaset söylemi yoktu.

İzmir Barosu Eski Başkanı Özdemir Sökmen’in sosyal medyada paylaştığı bu resim ne çok şey anlatıyor bize…
1970’li yıllarda rahmetli Demirel, partisinin mitingi sırasında bir çocuğun elinde 6 oklu Ecevit posterini görür. Çocuğa "Ne yapıyorsun bu posterle?" diye sorar.
Çocuk cevap verir: "Ecevit'e selam göndermeye çalışıyorum."
Demirel çocuğu yanına çağırır, “Gel o zaman birlikte selam gönderelim” der...
Benzer bir durum bugünkü siyasi partilerin herhangi birinde olsa, o çocuğun derhal gözaltına alınacağına ya da en ağır hakaretlere ve galiz söylemlere muhatap olacağına bahse girerim.
Ezcümle…
Kalite, seviye, kültür, nezaket ve duruş olmayınca…
Bugünkü garabet düzene mahkûm kalıyoruz.
Şaşırıyor muyuz?
Elbette hayır.
Bu düzeni hak ediyoruz çünkü…
++