Şiir, umuduyla, sevinciyle, baharıyla, tadıyla, anlamıyla, değeriyle, iletisiyle, aydınlığıyla, barışçıl eylemiyle, sevgisiyle, yaşama sevinciyle, savaşımıyla, insana saygısıyla… 


Her gün dünyayı kucaklasın.
*** 
Şiir doğası gereği önce bireyseldir. Hangi dünya görüşünden yanaysa, üretildiği çağın ve ortamın renklerini, çizgilerini, duygu ve sezgi bağlantılarını, görüntülerini taşır. 
Şair çevreyle, sokakla, insanlarla, insanın neden olduğu durumlarla, olaylarla buluştuğunda, süreç içinde ilişkilerle, paylaşımlarla olgunlaşır, algıları farklılaşır, tepki verir, üretir.   
Bu süreçte gelişen muhalif duruşunu, başkaldırısını, tepkisini, söylem ve eylem gücünü ortaya koyar. 
Özgürlükten, bağımsızlıktan, çağdaşlıktan, aydınlanmadan, örgütlü oluşumdan yana duruşuyla siyasal erklerle de çatışır. 
Her ne değin muhalefet sözcüğü “aykırılığı, karşı duruşu, uygunluk göstermeyeni” tanımlasa da, verili olana, erke, sapkınlığa, baskıya, haksızlığa, zorbalığa, kısıtlamaya karşı koymayı, savaşım vermeyi kapsar. 
Bu bağlamda çok eski zamanlardan bu yana şairin gür ve muhalif sesi önce çıkar, haykırır. Onun için Gülten Akın “Şiir, iktidarla bağdaşmaz. Çünkü şiir, çoğu kez dünyaya ve hayata başkaldırır. İnsanın yaşadığı her şeye başkaldırır, bir şeyleri değiştirmek ister.” diyor ya… 
İşte o değişimin, insanı daha yaşanır bir düzene kavuşturmanın, çağdaşlığın, aydınlanmanın adıdır bu muhalif duruş, başkaldırış. 
Genel geçer yanlışın, dikta heveslilerinin, biat kültürünün, karartmanın, yozlaşmanın, aymazlığın karşısına çıkmak, savaşım vermek zorundadır şiir. Elbette yaşamın insanileşmesi ve insanın özgürleştirilmesi süreci tek başına siyasetin, ekonomik ve demokratik yapılanmalı örgütlerin değil, genelde sanatın, özelde şiirin de sorunu, derdidir. 
***
İnsanın yaratıcı eylemi olan şiir, diğer tüm insan üretimleri gibi toplumsallığı da içinde barındırır.  Toplumsallığın içine doğar; bir bakıma doğduğu, yetiştiği o toplumsallığın ürünü olur. Bilinci o toplumsallık tarafından belirlenir.
Bu yanıyla da şair, toplumcu tavrını halkın acılarının çevresinde buluşturuyorsa, şiir serüveni boyunca sözlerini, sözcüklerini, dizelerini insanın burkulmuş, kırılmış, acı ve kırgınlıklarla örselenmiş yaşamına doğrultuyorsa, toplumsal muhalefet görevini seçkin, saygın konumuyla yerine getiriyorsa, nasıl toparlanmaz, nasıl saygı duruşuna geçmez insan… Nasıl irkilmez, şahlanmaz… Bu anlamda  şairlerin şiirleri sevgiyle öpülür dostlar, alkışla taçlanır…
İlkeli, ilerici, devrimci, aydınlanmadan, çağdaşlıktan yana olan şiiri, şairi sevmez siyasal erk.

ŞİİR SUSAR MI?

Susmaz elbette. Şiir susarsa, şair susarsa insanlığın, yaşamın aydınlığı, umudu, gerçekliği, özgürlüğü de susar. Kararır dünyanın gönlü, yüreği. Şiir susarsa yaşam anlamsızlaşır.
1940’larda devletin şairlere, yazarlara, düşünürlere, aydınlara, sanatçılara dönük baskısı, sertliği eksik olmamıştır. Ancak şair yine sesini yükseltmiştir, söylem ve eylem ortaklığını dizelere dökmüştür. 
Geçtiğimiz günlerde şair Ahmet Telli’ye 6 yıl önceki basın açıklamasında okuduğu şiir nedeniyle dava açılmış, Telli "terör örgütü propagandası yapmak" suçundan 10 ay hapis cezası almıştı.
Mahkeme kararının ardından Bilim Sanat Edebiyat Derneği (BİSED), Ahmet Telli'ye verilen hapis cezasına ilişkin “Şiir Susar mı!” başlığıyla kamuoyuna şu açıklamayı yapmıştı:

“Bilim Sanat Edebiyat Derneği (BİSED) olarak biliyoruz ki, bilime, sanata, edebiyata saldırıların sürekli bir hale geldiği günümüzde, bilim adamlarının susturulduğu, kitapların ve konserlerin yasaklandığı günde susmayacağız.”
Şiir susar mı, olanaksız. Şiirsiz bir yaşam düşünülebilir mi hiç?