Batı kültürü emperyal bir güç olarak evrilmiştir. Meşhur İktisatçı Schumpeter’in deyimi ile Emperyal ilişkiler, feodal kültüre dayanır. Güçlünün güçsüzü sömürme ve köle yapma ilişkisini içerir. Bu ilişki doğal olarak değişen teknolojik yapılanma sürecinde biçim değiştirse de, özü güçlünün güçsüzü sömürme gayretidir. Bu nedenle Batı ile dansa kalkan ülkeler kendilerini korumak için ciddi ve düşünülmüş stratejiler oluşturması gerekir. Türkiye bugün NATO bağlamında böylesi bir sürecin içine çekilmek istenirken, kendini koruyucu stratejilere ihtiyacı olacaktır. Zira stratejik davranılmayan durumlarda ülkemiz tamiri zor süreçlere itilir. Bunların bazılarını hatırlatmak istiyorum.
****
Bunlardan ilki Kırım Harbi ertesinde yapılan anlaşmalarla Osmanlıya Yahudi Bankerlerden sağlanan borçlar oldu.
Dönemin Padişahları alınan borçları Saray yapımlarına harcarken, Osmanlı’nın tarım temelli ekonomisi bu borçları ödeyemez duruma düştü ve sonuçta Reji Yönetimi ve Duyun-i Umumiye ile Osmanlı’nın ekonomik bağımsızlığı elden gitti. Bu durum Mustafa Kemal’in akılcı, bilinçli ve stratejik kararları ile ortadan kaldırıldı. Üstelik yeniden bu duruma düşmemek için Türkiye’nin Sanayileşme süreci 1930’larda kararlılıkla ve sosyal boyutu olan sanayileşme modeli ile uygulamaya konuldu.
Ne var ki, 1950 sonrasında Demokrat Parti’nin Batı ile olan Dansı, NATO’ya girişi sağlarken, Stratejik düşün eksikliğinden dolayı sanayileşmenin, “tarıma dayalı sanayileşme” düzeyine indirgenmesi kabullenildi. Böylece traktör ve otomotiv, hatta uçak sanayiinde, üretim yerine ithalatın önü açıldı. Türkiye bu sürecin yaratacağı çözümsüzlükten çıkış için, 1962 Anayasası ile sanayileşmenin önünü açacak bir stratejiye yönelmek istedi. Bu amaçla Planlı Kalkınama modeline geçme stratejisi benimsendi. DPT, TÜBİTAK ve MPM bu stratejinin ürünleri olarak devreye girdi. Gerçekten de 1980 yılına kadar Türkiye, tüketim malları sanayilerini, tüm ülkeye yaygın biçimde kurdu ve yatırım malları sanayilerine geçiş arayışları başladı. Batı, bu süreçte Türkiye’nin daha da güçlenmesini istemediği için, Örneğin GAP projesine kredi desteği vermedi.
****
Demirel’in, demir-çelik başta olmak üzere bazı yatırımların Sovyet Birliğinden alma yoluna gitmesi Batı’yı rahatsız etti.
1980 Darbesi sonrası iktidarı, Batı’yı memnun etmek için Sanayileşme Stratejisi yerine, Ticaret Stratejisini öne çıkardı. Bir yandan yüksek enflasyon, diğer yandan bu yeni strateji tercihi, sanayi kurumlarının özelleştirilmesi, satılması ve bir kısmının yurt dışına yönlenmesine yol açtı. Ayrıca Türkiye’deki stratejik devlet aklı, yeni gelişen bilgi toplumu ve bilgi teknoloji olgusunu kavrayamadı. Bendeniz bu dönemde konuyu gündeme getirmek için Bilgi Toplumu kitabımı yazıştım.
Kitap İş Bankası İnsan ve Toplum Bilimleri 1992 büyük ödülünü aldı ve 1999 da 4.baskısı yapıldı. Okurda görülen ilgiye rağmen toplum ve devlet, arka arkaya gelen ekonomik ve siyasi krizler ortamında bilgi teknolojileri devrimine gereken önceliği veremedi. Bu ihmal, tabandaki geleneksel kültür etkisi ile, geleceği değil, geçmişi önceleyen muhafazakar ideolojideki AKP’yi iktidar yaptı.
****
Muhafazakar AKP iktidarının ana stratejisi, daha keskin bir ticaret ve inşaat stratejisine yöneldi. Hızlı özelleştirmeler ile ekonomide sanayi giderek ağırlığını kaybetti. Satıldı, kapandı ya da yurt dışına taşındı. Ekonomide ithalatın sürüklediği fakirleştiren büyümelerle yetinildi. Bilgi temelli ileri teknoloji içeren sanayi yaygınlaşamadı. Sadece Kıbrıs çıkarmasından ders alınarak kurulan Ordu Yardımlaşma Vakfının eseri olan ASELSAN ve diğer Ar-Ge merkezleri gelecek umudumuz olarak öne çıktı. TOBB Yazılım Sektöründeki akademik danışmanlığım ve Sanayi Bakanlığı Ar-Ge merkezleri hakemliğim nedeniyle yakından tanıdığım bu kurumlara şimdilerde Batı; yani NATO ve ABD göz dikmiş gözüküyor. Bu kurumlar giderse, geleceğimiz gider. Ankara’daki NATO toplantısı, gözümüzü kör etmesin. Ey Stratejik Akıl yeniden devreye gir!