Kitabın tam ortasından konuşalım… Lafı dolaştırmaya lüzum yok. Türkiye Futbol Federasyonu, son günlerde peş peşe patlayan bu devasa sarsıntıların ardından hiçbir şey olmamış gibi aynı yönetim anlayışıyla yoluna devam edebilir mi?

Meseleye nereden bakarsanız bakın, elinizde kalıyor. Saha içine bakıyorsunuz; A Milli Takım, UEFA Uluslar Ligi A Ligi’nde oynadığı dört maçın tamamını kaybetmiş. Puanımız sıfır! Dört gruptaki 16 takım arasında averajla en dipteyiz. Ardından Vincenzo Montella ile yollar ayrıldı. Bana kalırsa bu, Türk futbolunda son günlerde yaşanan çalkantıların en basit, en sıradan değişikliği. Çünkü saha dışında, futbolumuzun kalbinde çok daha büyük, çok daha karanlık bir tablo var.

Merkez Hakem Kurulu (MHK) Başkanı Ferhat Gündoğdu tutuklandı. Hakem Yasin Kol tutuklandı. TFF Başkanı ve MHK’nın en gözde hakemlerinden biri, yürütülen farklı soruşturmaların odağında. Yetmedi; TFF, Süper Lig ve 1. Lig’den tam 448 yönetici ve kulüp mensubunu bahis soruşturması kapsamında PFDK’ya sevk etti.

Ardından o malum yaprak dökümü başladı...

Bazı yöneticiler olağanüstü genel kurul istedi, bu teklif kabul görmeyince görüş ayrılıkları derinleşti ve istifalar geldi. Üstelik Mecnun Otyakmaz, Başkan Hacıosmanoğlu’nun 2024’teki seçim yolculuğundaki en önemli, en kritik yol arkadaşıydı. Şimdi o da yok.

Rakamların dili bazen en sert kelimelerden bile daha güçlüdür. 2024’te Hacıosmanoğlu başkan seçilirken yönetim kurulu 14 asıl, 14 yedek olmak üzere 28 isimden oluşuyordu. Bugün ise masada sadece 12 yönetim kurulu üyesi kaldı! Bir komutanın etrafındaki mevziler birer birer boşalıyorsa, yapması gereken ilk şey yeni bir cephe açmak değildir; kendi cephesindeki o büyük çözülmeyi durdurmaktır.

Çünkü mesele artık dışarıdan gelen eleştiriler değil. Mesele, içerideki güvenin ne durumda olduğudur!

Gelelim madalyonun diğer yüzüne... MHK ve TFFHGD ekseninde yaşananlar, terfilerin ve klasman yükselmelerin liyakatle değil; kurum içi dengelere, kayırmacılığa ve eyyamcılığa göre yapıldığını bir kez daha yüzümüze çarptı. Bugün patlayan kriz, yıllardır işaret ettiğimiz o çürük sistemin doğal bir sonucudur. Ne yazık ki sadece hakemlikte değil, hayatın her alanında her gün tecrübe ettiğimiz bir acı tablo.

Seçimle, yetkiyle gelinen kurumlarda adaleti sağlamak yerine "bizden olanı koruma, karşımdakini cezalandırma" anlayışı artık bir virüs gibi bünyeyi sarıp 'normalimiz' haline geldi. İş yerlerimizden hizmet aldığımız kurumlara kadar her yerde aynı biat iklimi var. Futbol da bu toplumun genel hastalığından nasibini alıyor, hepsi bu.

Mevcut tablonun en trajikomik yanı ise bugün ekranlara çıkıp "Hakkımız yendi, adaletsizliğe uğradık" diye haykıran eski ve yeni hakemlerin tavrıdır. Onurlu, namuslu insanları elbette tenzih ederim. Ama bugün mağdur edebiyatı yapanlara sormak lazım. Dün o üst klasmanlara tırmanırken gerçekten liyakatinizle mi oradaydınız? Dün birilerinin sırtına basarak, birilerinin ayağını kaydırarak rütbe alanlar; bugün çark kendilerini öğütmeye başlayınca birer "adalet havarisine" dönüştü. Yani siz yükselirken sistem harika, siz düşerken adaletsiz, öyle mi?

Benim için bu meselenin kilit cümlesi şudur; Bir kurumun geçmişinden sorumlu olmayabilirsiniz ama bugününden sorumlusunuz.

“Bu çürüme benim dönemimde başlamadı” demek ayrı şeydir, “Benim dönemimde bunun sorumluluğu yok” demek çok başka şey. Bugün federasyonun başında siz varsınız. MHK Başkanı tutuklanmışsa, hakemlik sistemi soruşturuluyorsa, yöneticiler birer birer istifa edip olağanüstü kongre çağrısı yapıyorsa; TFF Başkanının görevi sadece geçmişi işaret etmek değil, bugünün hesabını vermektir.

Başkanın önünde artık iki seçenek var: Sadece koltuğu korumak mı, yoksa yeniden güven tesis ederek gerçekten yönetmek mi? Çünkü artık mesele bir koltuğun işgali değil, o koltuğun arkasında hâlâ ne kadar güçlü bir iradenin kaldığıdır. Ve unutmayalım; Bazen bir zırhı parçalamak için dışarıdan ok atmaya gerek kalmaz. İçeriden gelen çatlak ses, o zırhı darmadağın etmeye yeter!