Son günlerde yaşananlar, sahadaki mücadelenin çok ötesinde, Türk futbolunun kalbine ve ruhuna saplanan ağır bir hançer gibi.

Bugün hakemlik tartışmalarını artık yalnızca “fauldü, ofsayttı, penaltıydı” sığlığıyla okuyamayız. Mesele hakemin düdüğünden çıkmış, kurumun yönetimine, denetimine ve itibarına kadar uzanmıştır.

Bir kurumda böylesine ciddi iddialar ve adli süreçler boy gösterdiğinde, yöneticinin asli görevi ellerini kavuşturup yalnızca “soruşturmanın sonucunu beklemek” olamaz.

Eğer bir federasyon başkanı, yönettiği kurumun içinde dönen bu dolaplardan haberdar değilse, ortada çok büyük bir bilgi ve denetim sorunu var demektir. Hangi kararların alındığını, hangi gayri resmi ilişkilerin kurulduğunu ve hangi sorunların çığ gibi büyüdüğünü bilmiyorsa, orada yönetim mekanizmasının sağlıklı işlediğinden söz edebilir miyiz?

Bir federasyon başkanı, sadece o koltukta oturan bir sembolden ibaret değildir. Kurumun nasıl işlediğini bilmek, denetim mekanizmalarını çalıştırmak ve gerektiğinde zerre tereddüt etmeden müdahale etmek zorundadır.

Unutulmasın ki;

Başkanlık geçicidir. Kurullar değişir. Yöneticiler değişir. Ama kurum kalır.

Yönetim anlayışının asıl karakter sınavı, işte bu kriz anlarında verilir. İlk refleks koltuğu korumak mı, yoksa kurumu ayakta tutmak mı?

Koltuklar yeniden doldurulur, kurullar baştan kurulur, yönetimler şekil değiştirir; lakin o kuyuya düşüp kaybedilen güven, aynı kolaylıkla geri gelmez.

Türk futbolunun adeta bir yangın yerine döndüğü bu karanlık tabloda, koltuğu bırakmamaya yeminli federasyon başkanına soruyorum: Sizin için çok özel olan MHK Başkanı ve ‘kardeşim’ dediğiniz hakem tutuklanmış, kendi yöneticileriniz istifa kararı alarak Riva’nın kapısına dayanmışken, siz Belçika ve İtalya’da gününüzü gün ediyorsunuz. Yönetiminizle birlikte derhal yurda dönüp, salı gününü Riva’da toplantılar yaparak geçirmek ve bu kaosu bir nebze olsun dindirmek varken, bir gün öncesinden Berlin’e gitmek niye?

Gerekçeniz ise şimdiden hazır: 7-8 Ekim’de UEFA TEP Zirvesi varmış! Türk futbolu tarihinin en büyük krizlerinden birini yaşarken, şimdi bu zirvenin sırası mı? Şaka gibisiniz...

UEFA siz olmadan bu zirveyi gerçekleştiremiyor mu, sayın Başkan?”

Türk futbolunun bugün acilen ihtiyaç duyduğu şey; şeffaf yönetim, güçlü denetim, liyakat, hesap verebilirlik ve sarsılmaz bir kurumsal güvendir.

Hiçbir makam kurumdan büyük değildir. Hiçbir koltuk, Türk futbolunun itibarından değerli olamaz.

Ancak bütün bu tablonun arkasındaki en garip, en acı verici durum nedir bilir misiniz?

Derin sessizlik...

Kulüpler sessiz!

Hakemler sessiz!

Yöneticiler sessiz!

Tribünleri dolduranlar sessiz!

Futbolun bütün paydaşları adeta topu taca atıyor.

Bunun iki izahı olabilir: Ya herkes futbolun gerçekten tepeden tırnağa temizlenmesini bekliyor ya da “Bana da sıra gelir mi?” korkusuyla kimse kafasını kumdan çıkarmak istemiyor.

Peki, tamamen temiz bir futbol mümkün mü?

Bunca büyük paraların döndüğü, bu kadar devasa çıkarların, menfaatlerin buluştuğu hiçbir yapının tamamen güllük gülistanlık kalmasını beklemek belki de büyük bir saflık, fazla iyimserlik olur.

Ama adalet mümkündür.

Üstelik adalet, bugün bu sahnede herkesin en çok ihtiyaç duyduğu tek somut kavramdır.

Adaleti tesis edin ki, bu güzel oyun yeniden seyir zevki olan, insanları ekran başına kilitleyen bir neşeye dönüşsün. Yoksa yıllardır büyük bir sabırla izlediğimiz bu ucuz tiyatro, artık hiç kimseye zevk vermiyor.

Tekrar ediyorum, koltuk geçicidir, kurum kalıcı. Güven ise kazanılması en zahmetli, ama kaybedilmesi an meselesi olan en kıymetli değerdir.