İslam dünyasının kalbi Mekke’de 7 Ağustos 2026'da Ortadoğu’nun tüm güvenlik mimarisini derinden etkileyecek olan tarihi bir imza atıldı.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ve NATO'nun 5. maddesine benzer şekilde, üç ülkeden birine yapılan silahlı saldırının tümüne yapılmış sayılacağını öngören anlaşma, bölgenin yeni güvenlik mimarisinde önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirildi.

Anlaşma ortak güvenlik anlaşması (Mecca Joint Defence Agreement) olarak tanımlandı.

Diplomaside bir anlaşma eğer güvenlik anlaşması olarak tanımlanıyorsa haliyle ortada bir tehdit vardır.

Peki bu tehdit kim?

Kimileri bu tehdidin İran; kimileri ise İsrail olduğunu söylüyor.

Öte yandan anlaşmanın metni, yani içeriği sır gibi saklanıyor.

Henüz 3 ülke tarafından da anlaşmanın içeriği ile ilgili herhangi bir resmi açıklama yapılmadı.

Kimi uzmanlar Mekke Anlaşması’nı anlaşmadan ziyade bir mutabakat taslağı (agreement draft) olarak tanımlamayı tercih ediyor.

Zira anlaşmanın Türkiye açısından resmiyet kazanması için Anayasa’nın 90. Maddesi uyarınca TBMM tarafından onaylanması gerekiyor.

Peki bu anlaşma pratikte ne dereceye kadar hayata geçer?

Kuşkusuz bunu zaman gösterecek ama ortada çok net bir resim var.

O da ortak sınırları bile olmayan Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın karar vericilerinin ortak bir tehdide karşı güvenlik paktı yaratma kararlılığında oldukları.

Ancak bu görkemli ittifak fotoğrafında çok kritik bir boşluk var.

Arap ve İslam dünyasının en güçlü ordularından birine sahip Mısır, masada yok.

Ankara’nın yoğun çabasına rağmen Mısır neden bu ittifaka girmedi?

Bu sorunun yanıtı, sadece Orta Doğu’nun perde arkasındaki gerçek güç dengelerini ortaya çıkarmakla kalmıyor aynı zamanda Mekke Anlaşması’nın hedefinin kim olduğu konusunda önemli ipuçları da veriyor.

MISIR’IN ÇEKİNCELERİ

Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır arasında kurulan ve gayriresmi olarak ülke isimlerinin baş harfleriyle "STEP" ya da "Dörtlü" (The Quad) olarak anılan yakın çalışma grubuna rağmen Mısır neden Mekke Paktı’nda yok?

Kahire’nin masada yer almaması, Sisi döneminin geleneksel stratejik temkinliliğiyle birebir örtüşüyor.

Mısır diplomasisi, kendisini taraflardan biri değil, krizleri çözen ana arabulucu olarak görüyor.

Bu rolü korumak ise tüm aktörlerle açık ve pozitif iletişim kanallarını muhafaza etmeyi zorunlu kılıyor.

Mekke Paktı’na katılmak; Mısır’ı bir anda paktın üç üyesinin bölgesel rakipleriyle doğrudan karşı karşıya getirme riski taşıyor.

Bu liste ise son derece kalabalık: İran, Husiler, İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri, Yunanistan, Kıbrıs Rum Yönetimi ve Hindistan.

Reuters’a konuşan Suudi diplomatlar, Mısır’ın Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi ile “karmaşık ilişkileri” sebebiyle Türkiye ile savunma anlaşması imzalama ihtimalinin düşük olduğunu vurguladı.

Bu durum, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları ve enerji kaynakları üzerindeki rekabetin Mısır’ı Türkiye karşıtı bir blokta konumlandırmasından kaynaklanıyor.

Benzer şekilde, Hindistan ile artan ekonomik iş birliği, Mısır’ın Pakistan ile ortak bir savunma paktında yer almasını zorlaştırıyor.

Kahire, eline somut ve büyük bir kazanım geçmeyecekken, geniş bir cephede tüm bu aktörlerle ilişkilerini ateşe atacak bir kamplaşmayı rasyonel görmüyor.

İSRAİL TEHDİDİ, CAMP DAVİD VE SUUDİ VESAYETİ KORKUSU

Mısır’ın masaya oturmamasının en kritik gerekçesi ise İsrail ve Washington ile kurduğu hassas dengede düğümleniyor.

Mısır güvenlik bürokrasisi, Sudan, Libya ya da Afrika Boynuzu’ndaki anlık krizlerde pakt ile ortak kaygıları paylaşsa da uzun vadede en büyük güvenlik tehdidi olarak İsrail’i görmeye devam ediyor.

İsrail’in ABD için vazgeçilmez konumu düşünüldüğünde, olası bir İsrail ile askeri çatışma halinde ABD’nin dışında Mısır’a gerçek bir koruma sağlayabilecek başka hiçbir bölgesel güvenlik ittifakı bulunmuyor.

Bu nedenle 1979 Camp David Barış Anlaşması ve Washington ile olan stratejik ortaklık, Mısır için alternatifi olmayan bir zemin oluşturuyor.

Bunun yanı sıra Kahire’nin egemenlik ve liderlik kaygısı da belirleyici.

Suudi Arabistan liderliğindeki bir savunma çatısına dahil olmak, Riyad’ın Arap dünyasındaki liderlik iddiasını pekiştirirken, Kahire’nin gözünde Mısır’ı Suudi eksenine bağımlı bir alt aktör konumuna düşürme riski barındırıyor.

SUUDİLER MISIR’A GÜVENMİYOR

Ankara’nın Kahire’yi pakta dâhil etme çabalarına rağmen, Riyad yönetimi Mısır’ın katılımı konusunda çok da istekli değil.

Suudi kaynaklar, bu kararın arkasında Mısır Devlet Başkanı Abdulfettah es-Sisi yönetimine duyulan güvensizliğin yattığını belirtiyor.

Sisi yönetimine 2013’ten bu yana 25 milyar dolar mali destek sağlayan Suudi Arabistan’ın; Yemen ve İran gibi kritik güvenlik başlıklarında Kahire’den beklediği desteği alamamaktan rahatsız olduğu belirtiliyor.

Ayrıca Mısır’ın, Suudi Arabistan’ın ulusal çıkarlarıyla çelişen alanlarda Birleşik Arap Emirlikleri ile yakın hareket etmesi de Riyad’da endişe yarattı.

BAE ile savunma anlaşması bulunan Mısır’a Suudi yetkililer temkinli yaklaşmayı tercih ediyor.

MEKKE ANLAŞMASI’NIN İSRAİL’DEKİ YANKILARI

Ankara, Riyad ve İslamabad anlaşmanın “hiçbir ülkeyi hedef almadığını” defalarca vurgulasa da, Mekke Paktı İsrail kamuoyunda geniş yankı buldu.

İsrail’in yüksek tirajlı sol eğilimli gazetesi Haaretz, “Tel Aviv, Orta Doğu’daki yeni ittifaktan endişeli” başlığıyla duyurduğu haberinde, anlaşmanın asıl öneminin askeri değil, siyasi ve ekonomik olduğunu; Ankara’nın bu ittifakla güçleneceğini ve bunun İsrail açısından “büyük bir tehdit” olduğunu yazdı.

İsrail Diaspora Bakanı Chikli ise Suudi Arabistan’ın Türkiye ile birlikte hareket etmeye başlamasının İsrail için son derece tehlikeli bir gelişme olduğunu söyledi.

İsrailli bakan, bu tabloya karşı İsrail’in Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Birleşik Arap Emirlikleri ve Somaliland ile ittifaklarını daha da derinleştirmesi gerektiği çağrısında bulundu.

Times of Israel gazetesi köşe yazarlarından Lazar Berman ise, üç Sünni gücün birbirleri için savaşa girmeyeceğini ve bunu 3 ülkenin yöneticilerinin de bildiğini belirtti.

Berman:”Pakt, ortak bir askeri güç yaratmaktan çok, liderlik, ortak hareket ve diplomatik güç sinyali vermekle ilgili. Zaten paktın imzalanmasından hemen sonra Husilerin Suudi Arabistan’ın Cizan rafinerisine düzenlediği saldırıya ne Pakistan ne de Türkiye askeri bir karşılık verdi. Bu, anlaşmanın sahada henüz bir işlerlik kazanmadığını, daha çok stratejik bir çerçeve olduğunu gösteriyor” ifadelerini kullandı.

ORTA DOĞU NATO’SU MU, BÖLGESEL ÖZ YETERLİLİK İDDİASI MI?

Mekke Paktı, aslında 2025 Eylül’ünde Suudi Arabistan ile Pakistan arasında imzalanan Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması’nın üzerine inşa edildi.

Ancak Türkiye’nin dahil olması ve diğer bölge ülkelerine açık kapı bırakılmasıyla bağımsız, yepyeni bir boyuta taşındı.

Uluslararası analistler, paktın Orta Doğu NATO’suna benzetilmesinin abartılı olduğu yorumunu yapıyor.

Suudiler anlaşmayı herhangi bir ülkeye karşı ortak bir savaş cephesinden ziyade "sürdürülebilir kabiliyetler" ortaklığı olarak konumlandırıyor.

Türkiye paktın İran ya da başka bir ülkeyi hedef almadığının altını çizerken; Pakistan da anlaşmanın tamamen savunma odaklı olduğunu vurguluyor.

Dahası Pakistan bir nükleer güç olmasına rağmen, anlaşma Türkiye ve Suudi Arabistan’ı İslamabad’ın nükleer şemsiyesi altına almıyor.

Üstelik Pakistan, Suudi Arabistan ile savunma bağı bulunmasına karşın Tahran ile Riyad arasında arabuluculuk rolünü sürdürmeye devam ediyor.

Suudi Arabistan’ın ilk İngilizce gazetesi olan Arab News’e göre Mekke Anlaşması ile verilmek istenen asıl mesaj ABD’neydi.

İran savaşı sırasında Körfez’deki devasa Amerikan gücüne rağmen Trump yönetiminin Körfez Araplarına yeterli koruma sağlayamaması ve önceliği de İsrail’e vermesi bölgede ABD’ye olan güveni önemli ölçüde sarstı.

Dolayısıyla Mekke Paktı, katı bir askeri taahhütten ziyade orta ölçekli güçlerin ABD hegemonyası dışında yeni bir güç dengesi arayışı gibi görünüyor.