Times gazetesi muhabirleri Hubert Walter ile Harry Pirie-Gordon, 3 Ocak 1923’te, Lozan Konferansı esnasında kendisini İttihatçı olarak tanıtan İsmail Derviş Bey ile bir mülakat yapmışlar ve onun verdiği bilgileri İngiliz Dışişlerine rapor etmişlerdir (FO 424, 256, s.80-81). İsmail Derviş Bey, gazetecilere, kendisini, güya siyasi görüşlerinden dolayı Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan Eski Türk olarak tanıtmıştır. İttihat ve Terakki üyeleriyle ve gücü ele geçirmiş olan Kemalist Teşkilat ile yakın ilişkiler içinde olan biri olarak belirtmektedir. O, Türkiye’nin mali yapısının bozukluğundan, TBMM’ni oluşturan milletvekillerinin yasal olarak seçilmediğinden, Mustafa Kemal’in Çankaya’daki yaşamından, Ulusalcı gazetelerin (Hakimiyet-i Milliye ve Yenigün gazeteleri) durumundan ve daha başka kritik konulardan söz etmiştir. Onun verdiği bilgiler tahlil edildiği zaman, hilafet ve saltanat taraftarı olarak onun Mustafa Kemal karşıtı olduğu ortaya çıkmaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki, onun mülakatta verdiği bilgilerin çoğu ile bazı öngörüleri de doğru değildir. O, Mustafa Kemal ve diğer Ulusalcıların ne yapmak istediklerini anlamamıştır. Onun bu mülakatı İttihat Terakki üyeleri adına mı yoksa bireysel olarak kendi adına mı yaptığı açık değildir. Avrupa’ya firar eden eski İttihatçıların, Ulusalcılar aleyhine İngilizlere muhbirlik yaptıklarına dair örnekler çoktur. Lozan Konferansı müzakereleri esnasında İngiliz delegasyonu, Ulusalcılar aleyhine olan her türlü belge ve bilgiyi değerlendirmek istemiştir.
İsmail Derviş Bey, Ulusalcılar ile ilgili pek çok konuyu eleştirmiştir ve onları suçlamıştır. Onalr hakkında galiz tanımlamalar da yapmıştır. O, TBMM’deki milletvekillerinin yasal olarak seçim bölgelerinden seçilmediklerini belirtir. Hatta bazı ‘vekillerin’ seçim bölgelerini hiç ziyaret etmediklerini ileri sürer: ‘Ankara Meclisi kısmen eski Türk Parlamentosu'nun İstanbul'da bulunan üyelerinden, kısmen de Ulusalcıların yükselişinden sonra eklenen üyelerden oluşmaktadır. Bu sonradan eklenen üyelerin (Türk veya Kürt olsun) hiçbir şekilde tanınmış bir seçim bölgesinden tanınmış bir şekilde seçilmedikleri söylenebilir. Bazıları için söylenebilecek en fazla şey, Anadolu'nun çeşitli bölgelerindeki kendi kendini aday gösteren siyasi komiteler tarafından seçilen delegeler olmalarıdır. Diğerleri ise, yine, sadece Ulusalcı liderler tarafından aday gösterilmiştir. Geçen yılın başlarında Selanik, Edirne ve Gelibolu'yu temsilen "vekiller" Ankara'da oturum yapmış ve Erzurum'un mevcut temsilcilerinin hayatlarında bu şehri hiç ziyaret etmedikleri bilinmektedir. Hatta Ankara'da bulunan eski Türk Parlamentosu üyelerinin birçoğunun, Türkiye'de anlaşıldığı şekliyle bile, halk temsilinin olağan standartlarına göre seçimlerini fiilen geçersiz kılan olağanüstü savaş koşulları altında seçildikleri de belirtilmektedir’.
O, Mustafa Kemal’in Çankaya’daki yaşamını eleştirmektedir: ‘Mustafa Kemal Paşa, Ankara'dan yaklaşık 12 kilometre uzaklıkta, gözlerden uzak bir yerde ikamet etmektedir. On yaveri tarafından hizmet edilmekte ve yaklaşık 350 iyi silahlanmış Laz muhafız birliği tarafından korunmaktadır. Bu adamların sadakati kısmen yüksek maaşlarından, kısmen de ailelerinin Karadeniz kıyısı boyunca ruhsatlı kaçakçı olmalarından kaynaklanmaktadır. Laz muhafız birliği, Ankara'dan gelen yol boyunca kısa aralıklarla konuşlandırılmıştır. Önceden düzenlemeler yapılmadıkça ve Laz muhafızlarına geçişine izin vermeleri için bireysel emirler verilmedikçe, ne bir vali ne de bir yardımcı, Mustafa Kemal'in ikametgahına ulaşamaz…birçok durumda, Mustafa Kemal'den geldiği iddia edilen mesajlar aslında yaverleri tarafından gönderiliyor’.
Onun Ulusalcıların amacını anlamadığını gösteren önemli paragraf şudur: ‘Amaç, Sultan'ın tahttan indirilmesini sağlamak ve ardından hükümdarın dünyevi gücü söz konusu olduğunda Mustafa Kemal'i onun yerine geçirmekti. Ancak Meclis, üyelerinin çoğunun sınırlı zekâsı nedeniyle muhtemelen belirsiz bir şekilde, Sultan'ın henüz tahttan indirilmediğini fark ettiğinden, Hükümet ikinci önergeyi sunamadı. Eğer bu bilgiler doğruysa, Muhammed Vahdeddin’in halâ Sultan olduğu anlaşılıyor, çünkü tahttan feragat etmedi ve Ankara da onu gerçekten tahttan indirmedi. Bununla birlikte, Ankara Meclisi'nin halifeliği gerçekten Abdülmecid'e devretmiş olması da mümkündür’. Bilindiği gibi, halifelik, TBMM tarafından Abdülmecid’e devredilmişti.
İsmail Derviş Bey, Mustafa Kemal’in otoritesini, Kazım Karabekir ile karşılaştırarak, zayıf gösterme çabası içindedir. Kazım Karabekir’in uygulamalarını ve görüşlerini beğenmesine rağmen, onu da ‘Rus altını’ konusunda suçlamaktadır: ‘Mustafa Kemal ve ‘çetesi’ Ankara'da son derece güçlü olsa da Kuzeydoğu Anadolu'da hiçbir otoritesi yoktur. Bu bölge, Erzurum'da görevli Kazım Karabekir Paşa tarafından fena sayılmayan bir şekilde yönetiliyor. Bu güçlü hükümdar vergi topluyor, yollar inşa ediyor, okullar kuruyor ve geniş bir alanda despotça hüküm sürüyor. Ankara'dan emir almıyor, politikasını kendi çizgileri doğrultusunda ve kendi çıkarlarına uygun olarak yürütüyor ve Moskova'dan aldığı mali katkı karşılığında, kısa ömürlü Kafkas Cumhuriyeti'nin Ruslar tarafından yeniden ilhakına razı oldu. Komiser Aralof'un Ankara'ya gönderdiği para miktarı hakkında çok şey söylendi, ancak Türklere ödenen tek önemli meblağların Kazım Karabekir'e verilenler olduğu, Bolşeviklerin Batı Anadolu'da harcadığı paranın büyük kısmının ise mali açıdan kendi önemlerine göre nispeten mütevazı bir bakış açısına sahip kişilere verilen rüşvetler şeklinde olduğu anlaşılıyor. Ankara Meclisi'nde bir oy kullanmanın on altın karşılığında mümkün olduğu konusunda bize kesin bilgi verildi’.
İsmail Derviş Bey, Ankara Hükümetini subaylardan oluşan, ‘yönetici kesiminin entrikacılıkta son derecede başarılı ve dış dünyanın gerçeklerinden habersiz kişiler’ olarak tanımlar. Ankara Hükümetinin yaklaşık 50.000 subay tarafından yönetildiğini; geçimlerini maaş yoluyla kazandıklarını, silahsızlanma ve barışın, bu subay grubunun mahvolmasına neden olacağını belirtir. Kemalistlerin İstanbul’a önem vermemelerini, Ankara’yı başkent olarak tutmalarını da eleştirir.
İsmail Derviş Bey, Avrupa’da Ulusalcılar aleyhine Emperyalistler ile işbirliği yapmaya çalışan İstanbul kökenli tipik İttihatçılardan biri olarak tarihteki yerini almıştır.