“Kalemi ilk elime aldığımda beğenip şaşmıştım. Sendeki bu kabiliyet, soyundan gelen ve genlerinde var olan bir dürtü. Sana resim yapma aracı olacak olan kalemi, kendin keşfetmişsin gibi daha o günlerde gereksindiğini fark etmişsin sanki.
– Ne kadar da beğenip şaşmıştım! İlk günü hiçbir şey çizmedim onunla; yanlış bir şeyle başlamaktan korkuyordum sanki. O gün koynuma koyup uyudum onunla. Sabah uyandığımda, anamı gergefin başında nakış işlerken gördüm. Anamın işlediği çevre dallarından birini gözüme kestirip cesaretle çizdim: ‘bir dal bir çiçek’. Ne iyi ne güzel bir kalemdi bu! Nasıl çizersen öyle oluyordu; şaştım! Dalın üstüne bir de kuş kondurunca anama gösterdim… Anam, ‘keşke kız olsaydın da nakış işleseydin’ diye yakındı.
– Anan artık yakınmaz senin erkek oluşuna, çünkü ressamlık daha çok gereklidir nakkaşlıktan.
– Bir gün karasabanla çift sürerken babam; ben dönüm başından, karşı yamaçtaki çift süren adamın resmini çizmiştim öküzleriyle… Çizdiğim bu resmi beğenip sordu babam: ‘Yanında olduğum halde benim resmimi çizmiyorsun da, neden taa karşı yamaçtaki çiftçinin resmini çiziyorsun?’ ‘Bizim öküzler çok kocaman, benim defterime sığdıramıyorum onları.’ ‘Aferin’ dedi babam…
– Bir aferin de benden! Perspektifli görüş bile çocukken başlıyor demek ki ressam olacak bir kişi de. Sonra?
– Babam, benim o cevabımı senden çok beğenmiş olacak ki: ‘Bizim öküzler, herkesinkinden daha kocamandır, doğru!’ diyip öğündü: ‘Ya benim resmimi neden yapmıyorsun?’ Bu soruya da çocukça bir cevap: ‘Sen de kocamansın, babamsın…’ Bu cevaplar Hasan Çavuş’un o kadar hoşuna gitmiş olacak ki, cebindeki ‘Serkisof’ saatini çıkarıp hediye etti bana. Oysa ben, saatin üzerindeki rakamları bile tanıyamıyordum. Ama öylesine sevinmiştim ki, bu armağandan ötürü, günün birinde bizim öküzleri ufaltıp sığdıracaktım defterime.
Ustam Nâzım Hikmet, benim bu anıma hiçbir şey söylemeden kalktı, divanın altından küçük bir sandık çekip açtı ağzını:
– İşte bunun içi boyayla fırça dolu, al bakalım hepsi de senin! Haydi ne duruyorsun? Ben de bir bakıma babanım senin, çekinme. Şu resmimi yapan sen, öyle bir yaşam içinden gelen bir delikanlı, çok büyük sanat eserleri vaat ediyor bana.
(İbrahim Balaban, Nâzım Hikmet ve Biz. Milliyet Yay.)

xxxx

Nâzım’ın Bursa Hapisanesi’ndeki “Köylü Ressam”ıydı cinayet hükümlüsü Balaban. İmralı’dan nakildi, asıl adı “İbrahim Ali”ydi.

Onu resim yaparken hep izlerdi Nazım. Bir gün dostu Kemal Tahir’e “ben burada bir ressam Yunus Emre keşfettim” dedirtecektir. Orhan Kemal'in yazarlık yeteneğini keşfedip onu yazmaya yönelten Nâzım, Balaban'ın da çizgi becerisini görünce, onu resim sanatı konusunda yetiştirmeyi kendine görev edindi; “Balaban ile Nazım, altı buçuk yıl, tam bir usta çırak ilişkisi ve baba oğul içtenliği içinde, mahpusluğun zor koşullarında sıcak bir okul havası yarattılar ."

Nazım, Balaban’’ın tabloları üzerinde şiirler de yazdı.. Örneğin “Bahar “ tablosu üzerine yazdığı dizeler; “İşte sürülen toprak/ İşte İnsan/ dağın taşın, kurdun, kuşun efendisi/ İşte çırakları, işte poturunda yamalar/ İşte karabasan/ İşte sağrılarında kederli, korkunç oyuklarında öküzleri/ On yıl mapusta yattı ama kaybetmedi/ Umudunu Balaban/ İşte Seçköy’den Ali’nin kızı geliyor al taylarıyla tarlaya”

“Mapusane Kapısı’’ adlı tablosundan etkilenerek yazdığı şiirden de dizeler ekleyelim; “Altı kadın vardı demir kapının önünde / beşi toprağa oturmuş ayakta biri/ sekiz çocuk vardı demir kapının önünde/ besbelli henüz öğrenmemişler gülmeyi/ Altı kadın vardı demir kapının önünde / ayakları sabırlı ellerinde keder, sekiz çocuk vardı demir kapının önünde/ cin gibi bakıyor kundaktakiler/ Altı kadın vardı demir kapının önünde / sımsıkı gizlemişler saçlarını sekiz çocuk vardı demir kapının önünde / biri kavuşturmuş avuçlarını/ Bir jandarma vardı demir kapının önünde / ne dost ne düşman nöbet uzun, hava sıcak”

xxxx

Balaban; 1950’lerin içinden çıktığı köy yaşamı ve sorunlarını dile getiren köylü gerçekçiliğinin önemli bir temsilcisiydi. O; “Kızgın güneş altında tarlada çalışanın çilesini, dünyanın yükünü sırtında taşıyanları, yorgun yüzleri çizdi. Çocukların neşesini ve doğanın eşsiz renklerini, ekin tarlalarındaki sarı sarı başakları, hayvanlarla uyum içinde yaşayan insanı çizdi. Ve tıpkı ustası gibi ‘ölmenin zor olduğu ay’ Haziran’da’, 7 yıl önce 98 yaşında -bugün- yaşamını yitirdi”.

Ardında da iki bini aşkın resmin yanı sıra öz yaşamını, Nâzım’la anılarını anlattığı kitaplar ve Nazım gibi onurlu bir isim bırakarak…